Memleketin en önemli gündem maddesi haline getirilen zina, TCK da değişmesi gereken pek çok maddenin üstünü örtmeyi başardı sanırım. Pes doğrusu, neredeyse üstüne teşekkür etme noktasına getirdiler. Brüksel’de gözümüzün içine baka baka, “Böyle bir gündemimiz yoktu ki zaten!” diyerek ve bir kahraman edasıyla AB yolunu açtı Sayın Başbakan! Bu sinir bozucu durum, İstanbul Üniversitesinin Alemdaroğlu ve korosundan kurtarıldığı hayırlı haberi ile biraz olsun hafifledi. Neyse ben bu gün bu önemli memleket meselelerini bir kenara bırakıp Sylvia’dan bahsetmek istiyorum.
Sylvia filminden çıktığınızda bir kadının acı dolu yaşamının burukluğu kalıyor yüreğinizde. Ancak kadın açısından olumsuz bir izlenimi de içinde barındırıyor. Kabaca baktığınızda erkekten yana mesaj veren bir yanı var filmin. Pek çok kişi; “Ne yapsın adam, kadın sürekli bunalımlarıyla bıktırdı. O da gitti!” şeklinde bir fikirle ayrılabilir sinema salonundan. Sinema sanayide kadın bakış açısına sahip değil sonunda diye avunmak düşüyor bize de. Saatler filminde de benzer bir haksızlık Virginia Woolf’a yapılmıştı hatırlarsanız.
Sylvia Plath Amerikalı bir yazar ve şair. 1963 yılında 31 yaşındayken intihar ediyor. İntihar etmeden önce çocuklarının başucuna süt ve ekmek bırakıyor. Gaz sızıntısı çocuklara zarar vermesin diye önlem alıyor. Eşi de ünlü İngiliz şair Ted Hughes. Sylvia’ya ihanet ettiği ve ölmeden önce birlikte yaşamaya başladığı kadınla evleniyor ve o kadın da kızıyla birlikte intihar ediyor. Daha sonra üçüncü bir evlilik yapıyor ve 1998 yılında ölüyor.
Sylvia, kadının toplum içindeki konumunu sürekli sorgulayan ve karşı çıkan bir kadın. Tüm sanat otoritelerinin ortaklaştığı bir deha aynı zamanda. Ancak kadının ikincil halini o da aşamıyor. Yani saçını süpürge edip her türlü yoksulluğa ve yoksunluğa katlanıyor. Bu yoksulluk arasında iki küçük çocuğun tüm bakımını üstleniyor ve yaratıcılığı kesintiye uğruyor. En önemli şiirlerini de eşinden ayrıldığı ve ölümüne kadar olan kısa süre içinde yazıyor.
Kendisi bin bir acı sıkıntı içinde bunalırken, eşinin çalışmalarında bir aksama olmuyor. Kendinden daha yeteneksiz olsa da eşi hızla ilerliyor, şiirler yazıyor ve ünlü oluyor. Aslında bu senaryo günümüzde de birçok yaşam içinde sürüp gidiyor. Toplumsal cinsiyetçi roller öylesine keskin ve içinden çıkılması zorlaştırılmış roller ki! Zekânız, yeteneğiniz veya toplumsal statünüz birçok hemcinsinizden ileride olsa da bir yerde bir şeyler tıkanıyor. Çoğu zaman “başarılı erkeğin arkasındaki başarılı kadın” oluyor kadın. Buna direnen aşan pek çok örnek de var şüphesiz. Ama çoğu akıllı kadın sinirlerini yavaş yavaş yok ederek uyum sağlıyor arkadaki başarılı kadın rolüne.
Toplumsal cinsiyetçi rolleri iyice sorgulayıp bilince çıkarmadan, yeterince güçlü olmadan, kendi ayağının üzerinde duramadan yapılan evlilikler kadınları yaşarken öldürüyor. Ölü olarak yaşayan kadınlarda haliyle üretemiyor. Yetenekleri, becerileri, zekâları toplumsal cinsiyetçi role kurban olup gidiyor. Aslında beraberinde erkekte de var olan birçok yetenek bu öldürülmüş kadınla birlikte ölüyor. Yani kısacası şu kadınlık ve erkeklik halinin genel geçer hali toplumun toplu intiharını tetikliyor diye düşünüyorum.
Biraz karamsar oldu yazı galiba. Ama kadın gözüyle bakınca, kadınlar için yaşam gerçekten epeyce karanlık. Bu arada Sylvia Plath’ın filmini izlerseniz, şiirlerini, “Sırça Fanus” romanını ve de “Günceleri” ni okursanız beni daha iyi anlarsınız. Memleket meselelerinin arasında lütfen buna da biraz zaman ayırın derim.
