TECAVÜZ BIRAKTIĞI İZLER ve MÜCADELE HATTIMIZ

Eski Türk filmlerindeki tecavüz sahneleri, o zaman için bize çok komik gelirdi. Hatta sahici de bulmazdık. Tecavüzcü Coşkun tiplemesini hatırlayın… Ciddiye alınacak bir yanı yoktu. Tecavüze uğrayan genç kadınlar muhakkak bakire olurdu. ‘Kirlenmiş’, yaşama dair tutunacak hiçbir dalı kalmamış, ezik ve mahvolmuş bir kadın olarak geri kalan yaşamlarını sürdürürlerdi… Verilen ana mesaj, kadının kirlenmiş olmasıydı. Genellikle de bu ana fikir değişmezdi. 

O dönemde beğenmediğimiz, hatta hiç ciddiye almadığımız bu filmleri şimdi izlemek çok öğretici oluyor. Aradan 40–50 yıl geçti. Biz kadınlar büyük mücadeleler verdik. Her şey çok değişti. Kadın hakları açısından kazanımlarımız saymakla bitmez. Ama ne oluyor? O ciddiye almadığımız Tecavüzcü Coşkunlar gerçeğe mi döndü? Bundan 40 yıl önce “Olmaz bu kadar… Amma abartmışlar” dediğimiz tecavüz olayları, hemen yanı başımızda gerçekten oluyor. 

Geçen yıl Ankara’da, akşam 20.00 sularında merkezi bir mahallede okul harçlığı için ders vermekten evine dönmekte olan genç bir arkadaşımız, iki kişi tarafından zorla alıkonularak cinsel saldırıya uğradı. İstanbul’dan adli tıp raporu beklendiği için tutuksuz yargılanmayı başardılar. Hâkim, bu sürede mağdur olacaklarını düşünerek tecavüzcülere kıyamadı. 

Kadın hareketinin takip ettiği Fethiye Davası ise başlı başına araştırma konusu niteliği taşıyor. Erkek arkadaşın organize ettiği altı kişilik bir tecavüz çetesi söz konusu. İçlerinde baba- oğul var. Mürekkep yalamışlar, öğretmenler, Eğitim-Sen üyesi olanları var. Üstelik Kürt illerine taş çıkaracak bir feodal algıyla, şehirlerinin adını kötüye çıkartmama gayretiyle tecavüzcüleri baro başkanı savunuyor. Tecavüze uğrayan kadının normale dönmesi yıllarını almış. Kendine gelmeye başardığında dava açabilmiş. Bu iki örnek bile, “Ne oluyor? Bunca gelişme ve biz kadınların hak alma mücadelesi sonucunda nasıl bir noktaya geldik? Mücadele hattımızda, politikalarımızda bir sorun mu var?” sorularını akla getiriyor. 

Bu noktada tartışmamız ve üzerinde çok ama çok konuşmamız gereken önemli konular var. Türkiye Kadın Hareketi olarak uzunca bir süredir, bana göre son beş altı yıldır, bir araya gelip konuşabileceğimiz organizasyonlar yok denecek kadar azaldı. Her kurumun kendi projesi var. Projeleri gerçekleştirmek için koşturuyoruz. Aslında kimse boş durmuyor. Hatta kimsenin zamanı yok. Ama bu ülkenin mücadele veren kadınları olarak gereken dayanışmayı göstermekte, ortak akıl yürütmekte devrimci ruhumuzu kaybettik gibi geliyor bana. Özellikle devrimci demeyi tercih ettim. Çünkü feminizm devrimci bir ruh gerektiriyor. Bu ruh kaybolduğunda ya da azaldığında, mücadele ivmesi düşüyor. 

Taciz ve tecavüzler konusunda kafama takılan birkaç soruyu da fırsat bilerek tartışmak istiyorum. Bizim kuşağımıza, yani şimdi 40 yaş ve üstünde olan kadınlara, erkeklerden korunmamız gerektiği öğretildi. Ailelerimiz ve çevremizdeki herkes, erkeklerden kötülük gelebileceği fikrini beynimize kazıdılar. Pazara giderken memelerimizin görünmeyeceği giysiler giymeyi, akşam çöktükten sonra ıssız sokaklarda yürümemeyi, tanımadığımız erkeklerle özel muhabbetler yapmamayı öğrendik. Muhafazakâr ve özgürlüğümüzü kısıtlayan öğretiler olarak bunlara isyan ettik ama kendimizi korumaya da dikkat ettik. Kendimizi korumaya dikkat ederken de hiç birimiz tacizden kurtulamadık. Zira bu ülkede sokağa çıkıp tacize uğramamış tek bir kadın yoktur. Sokağa çıkmasanız da evde yakın akraba ve komşu erkeklerin tacizinden kurtulmak mümkün değil. 

Bu öğretilere isyanımızı kendi çocuklarımıza daha fazla özgürlük vererek de hayata geçirdik. Barda içkisini içip tek başına gecenin bir yarısında eve gelebilme, tek başına tatile, dünya turlarına gidebilme, cinsel deneyimler yaşayabilme özgürlükleri bizi mutlu etti. Annelerimizden daha iyi anneler olduğumuzu düşündük. Ama durum şu anda hiç iyi değil. Gelişen dünyaya karşılık erkekler eskiye oranla daha saldırgan. Özgür, mini eteklerle, askılı elbiselerle dolaşan her kadına saldırma hakkını kendinde gören bir erkek güruhu var. Ve cinsel saldırı sonucunda hapis falan da yatmıyorlar. Bedelin en büyüğünü kadınlar ödüyor. Belki eski Türk filmlerindeki bekâret kaybetme, kirlenme duygusu o yoğunlukta değil. Ama çok büyük bir travma, bedenine kendi isteği dışında dokunulması, “Bu sokakta yürümek benim de hakkımdı. Neden yaşadım bunu?” sorularının altında kalmak ve tüm yaşamını etkileyebilecek bir depresyonla baş etmeye mecbur kalmak. Biz de mi yanıldık? Kızlarımıza kendilerini korumayı öğretemedik mi? Ya da erkeklerin böylesine pervasız ve saldırgan olmalarına karşı daha etkili nasıl bir politika üretmemiz gerekiyor? Bir feminist olarak çocuk yetiştirmenin tüm günahlarını üstümüze almayı reddediyorum. Bunun çok büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Fakat hâlâ en ağır faturanın biz kadınlara ya da annelere kesildiği bir ülkede, bununla da baş etmek zorundayız. 

Kafama takılan ikinci konu, genç feministlerin örgütlenme deneyimleri olmadan, kendilerini doğrudan kadına yönelik şiddet ve cinsel saldırılarla uğraşır bulmaları. Mücadeleye böyle bir noktadan başlamanın sakıncaları yok mu? Kadına yönelik şiddetin en temel sorun olduğunun farkında olan, ya da içini çok acıttığı için “bir şeyler yapılması gerek’tiğini düşünen genç kadınlar, girdikleri örgütsel deneyimlerde ciddi hayal kırıklıkları yaşıyorlar. Değmeyecek ayrıntılarla birbirini tüketen, deneyimlere öfkeli, kırılgan birlikteliklerde ilişkiler derinleşmiyor. Oturup aklı başında, kişiselleştirilmeyen tartışmalar da yapılamıyor. O zaman yapılacak tek şey eylem birlikteliği. Öldürülmüş, şiddete, taciz ve tecavüze uğramış kadınlarla dayanışmak. Davalarını takip etmek. Özellikle bu davalarda kadına karşı alınan haksız kararlar, tecavüzcülerin serbest bırakılmaları, işte tüm bunlar ruhumuzu parçalıyor. Bu, genç feministleri başta olmak üzere hepimizi “erkek” düşmanı yapıp çıkarıyor. İçimiz kin ve nefret doluyor. Hani elimize geçseler hepsini hadım edeceğiz. 

Bu öfkeli hal, bizi, politik bir tutum belirlemek için daha sakin konuşup tartışmadan, bireysel sayılabilecek eylemlere itiyor. Ankara’da yaşadığımız böylesi bir pratik, genç bir erkeğin ölümüyle sonuçlanacaktı neredeyse. Şüphesiz, kadınların varmak istediği sonuç bu değildi. Ama yapılan eylemi farklı açılardan konuşmamak, yeterli tartışmayı yapmamak bu sonucu doğurdu. Tacizci hak ettiği cezayı bulmalı ama bedelinin bu kadar ağır olmasını istiyor muyuz? Ya da bunu görmezden geliyorsak çok problemli bir noktadayız demektir. O zaman mücadele hattımız erkeklikle, dolayısıyla sistemle mücadele etmekten çıkar. Tüm bu ve benzeri sorunlar, bir kez daha kadına yönelik şiddetin ve bunun en tahripkâr olanı, yani tecavüzün çok daha hassas bir gözle ve uğraşla ilgilenmesi gerekli bir alan olduğunu ortaya koyuyor. 

Yürekten üzüldüğümüz, kitlesel eylemlerle destek olduğumuz o davaların duruşmaları bittikten sonra o kadınlara ne oluyor? Yaşamlarını nasıl sürdürüyorlar? Bu noktada ne gibi bir politikamız var? Çoğu zaman travmalarıyla bir başına kalan kadınlar için daha kalıcı önlemler olabilir mi? 

Türkiye’de en kitlesel kadın oluşumlarına siyasi parti veya akımlar sahipler. Ancak öncelik kendi siyasi kaygıları olduğunda, tarihi fırsatlar kaçıp gidiyor. KESK’te geçen kış taciz olayında yaşadığımız hayal kırıklığı telafi edilmedi. Kadın hareketi olarak bu deneyim çok önemliydi ve bir anlamda hepimiz üstünü örttük. Zira politikanın öncelikleri var. Her gün öldürülen, tecavüze uğrayan kadınların sayısı hızla artsa da cinsel saldırılar, öncelik sırasını bir türlü alamıyor işte. 

Cinsel saldırılarla mücadele, tek başına kadın örgütlerinin baş edeceği bir şey değil. Genel olarak kadına yönelik şiddet, özelde de taciz, tecavüz ve enseste ilişkin sağlam bir devlet politikasının olması gerekiyor. Ancak bu mücadele, aynı zamanda feministlerin ve kendini feminist olarak adlandırmayan ama bu mücadele içinde olan tüm kadınların sorumluluğu. Hükümetlerin kadın politikalarına müdahale gücümüz var. Geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Yeter ki bu gücümüzü tekrar toparlayalım. 

Amargi Dergi – Sayı:22 syf.7

Scroll to Top