Ah Şu Diziler…

Memlekette bunca sorun varken bu da nerden çıktı demeyin lütfen. Dizi izlemeyi seviyorum. Günün en iyi kafa dağıtılacağı saatlerde dizi izlemenin neresi kötü? Dizi izlemenin entelektüel bir eylem olamadığını düşünenler çok. Ama neyse ki ben kendimi o kadar entelektüel görmüyorum. Bu yazının konusu ise Türkiye dizileri. Yabancı dizilere başka bir yerden bakmak gerekiyor. İçinde çok sanatsal, çok etkileyici, heyecan verici olanları var. Türkiye dizilerine de haksızlık etmeyelim. Kaliteli diziler izledik. Leyla ile Mecnun, Behzat Ç, Hatırla Sevgili, Bu kalp Seni Unutur mu?, Şaşı Felek Çıkmazı, Yedi Tepe İstanbul unutamadıklarımdan bir kaç tanesi.

Türkiye dizileri daha ayrı bir kategori benim için. Her şeyden önce yaşadığımız ülkeyi, ülkemizin insanlarını, aile yapısını ve iletişim biçimini yansıtıyor. Yapıldığı zamanın politik yansımalarını da içinde barındırıyor. Bu açıdan bakınca önemli buluyorum. Otuz yıl önce çekilmiş bir diziyi izlediğinizde bunu daha net fark ediyorsunuz. Hemen hemen hepsinin ortak noktası “bu kriz ortamı” diyerek başlayan ekonomik sıkıntıların ifade edildiği cümlelerin sıkça tekrar edilmesi. Gerçi bugün yaşadığımız kadar büyük olanı olmadı ama ekonomik krizimiz hep oldu.

Neyse ben çok ciddi şeylerden bahsetmek istemiyorum. Kafama takılan, bunlar düzeltilemez hatalar mı diye düşündüğüm izlerken sinir olduğum şeyler. Bu özensizliğe kaliteli dizilerde de sıkça rastlanıyor. İnsan kendini kötü hissediyor ve biz izleyicileri önemsemiyorlar hissine kapılıyorsunuz. Bunlar ufak ayrıntılar, kimse takılmaz diye mi düşünüyorlar acaba? Ama ben ve benim gibi pek çok kişi bu ayrıntılara takılıyoruz. Tadımız kaçıyor o zaman da.

Öncelikle gıcık olduğum temel bir kaç sahneden bahsedeyim. Birincisi her türlü yemek sahnesi. Bu sahnelerde sınıfsal mesele çok önemli. Gerçek yoksul sofrası çok az kuruluyor nedense. En yoksul sahne Hazal Kaya’ın başrolde oynadığı Bizim Aile dizisiydi. Herkesin önüne eliyle kopardığı ekmek parçalarını koyuyordu. Peynir veya zeytin çok az oluyordu. Bunları da küçük çocukların önüne koyuyordu. Herkes elleriyle yiyordu. Evet tam yoksul sofrasıydı. Yani bir gecekondu sofrasında domatesin çatal bıçakla kesilip kibar kibar ağza götürülmesi çok itici oluyor. Daha orta halli ailelerde de abartılı sofralar kuruluyor. Orta sınıf aileler bizim memlekette çeşit çeşit yemek yapmazlar, yapamazlar buna imkan da yoktur, böyle bir kültür de yoktur. Mesela kahvaltıda kimse artık salam yemiyor. Kocaman bir tabağa salam doğrayıp koymayın artık. Her kes sokak hayvanlarına veriyor salamı. Bu salam merakı yetmişli yıllara aitti. O vakitler zenginler eksik etmezdi sofralarından. Orta sınıf için En kral yemek kuru fasulye ve pilavdır. Onun yanına da turşu veya salata olur. Sofraya çok çeşitli yemek koyduğunuzda anlatmak istediğiniz orta sınıf aile tablosu yok olup gidiyor. Enn burjuva ailelere gelirsek, bi defa mutlaka oturur oturmaz kavga çıkıyor. Kimse ağzına bir lokma alamadan kavga kıyamet herkes sofradan kaçışıyor. Ayrıca bu zenginler her kahvaltıda mutlaka portakal suyu içmeye mecburlar mı? Kış demeden yaz demeden çayın yanında koca bardaklarla portakal suyu ve yine ya kavga edip kalkıyorlar ya daha oturmadan işim var acelesiyle o güzelim portakal sularını öylece bırakıyorlar. Zengin kahvaltılarında unlu mamullerden alındığı çok belli olan tabaklar dolusu pastalar da çok itici. Hafta içinde bizim zenginler de pasta çörek yemiyorlardır diye düşünüyorum. Sofra sahnelerinde Aşk_ı Memnu dizisi oldukça başarılı ve gerçekçiydi. Puaçalar mutfakta pişiyormuş hissi veriliyordu. Oyuncu bir arkadaşımdan duymuştum. Yemekler dekormuş ve dışarıdan getirtiliyormuş. Öyle yumulup hepsini yeme özgürlüğü yokmuş oyuncuların. Dekoru yemiş oluyormuşsun. Yani gerekçe bu olsa bile şu sofra meselesi önemli. Hele topyekun yoksullaştığımız, çeşitli yiyeceklere hasret kaldığımız bu dönemde yapmayın bari. Zengin sofralarının bir olmazsa olması da zeytinyağlı enginar. Tamam çok faydalı, eskiye göre daha çok tüketiliyor da yine de Akdeniz ve Ege bölgesi alışkanlıkları. Bizim Kürtlerin enginar yeme alışkanlıkları yok. Bildiğim kadarıyla İç Anadolu insanı da her gece kocaman tabakla sofranın orta yerine enginar koymaz.

İkinci mesele bavul toplama. Genellikle kadınlar bir şeye kızıyorlar, ya öfkeyle ya panikle acele evden ayrılmaları gerekiyor ve bavul hazırlıyorlar. Çok kaliteli dizilerde de bu sahneler beni deli ediyor. Türkiye’de böyle bavul toplayan kadın yok. Bu konuda ısrarcıyım. Küçücük bir bavulu açıp, dolaptan gördüğün ilk bir kaç kıyafeti askılarıyla bavula tıkıştırıp evi terk eden kadın tiplemesi hiç inandırıcı değil. Zengin olsun fakir olsun biz kadınlar bavula kıyafetleri askılarıyla koymayız. Güzelce katlarız ve ayakkabı terlik gibi daha sert şeyleri önce koyarız. Ayrıca, Türkiyeli kadınların ilk alacakları özel eşyaları iç çamaşırları, ev giysileri, birbirine uyacak çok az dış giysi, gereken ilaçlar falan olur. Bu sahnelerde sadece abiyelerini alıp evi terk eden kadınlar bile oluyor. Çok gerçek dışı çok.

Her dizinin olmazsa olması hastalık ve hastane sahnelerine gelelim. Çünkü dizilerde bir çok sorun, birisi hastaneye düşünce çözülüyor yada yatışıyor. Gerçekten bu sahneler çıldırtıcı. En ağır hastanın bile ağzında hemen kayıp düşecek bir oksijen aleti oluyor. Eğreti eğreti duruyor. Hasta yakınlarının temel kavgası ise “burada beklemeyin eve gidin”. Mesela komadaki çocuğun annesine, yada adamın karısına sen git evde dinlen diye ısrar ediyorlar. Bu sahnelerde çok sinir edici. Senaristler başka diyaloglar geliştiremezler mi? Bu sahneler için. Bu konuda en gerçekçi dizi Behzat Ç idi. En baba ziyarette bile Behzat komiser hadi bu kadar yeter diyerek bir kaç dakikada ekibi toplayıp çıkıyordu hastaneden. Ameliyat sahneleri daha bir facia. Yabancı diziler bu sahnelerde çok başarılılar. Çok gerçekçi oluyor. Sanki daha çok emek harcıyorlar bu konuda. Bir de iyileşme süreci var ki… İnsan ne diyeceğini şaşırıyor. İstanbul Sokakları dizisinde başrol oynayan Gizem Karaca, kalp nakli ameliyatından bir ay sonra evde gelip göbek attı. Yani bay pas geçirmiş biri olarak kalp naklinden bu kadar kısa süre sonra göbek atılabileceğine inanmam mümkün değil.

Daha neler ver neler, çok ama çok zengin bir aile bir günde sokağa düşecek kadar yoksullaşıyor. Absürt komedilerde olur da, ciddi bir dizide gerekçesini izleyiceye sunmadan çok zenginin çok fakir olması bir günde olmaz. Oyuncuların adeta donarak uzun uzun diyalogsuz bakıştıkları sahnelerde çok sıkıcı. Buralarda hemen atlayıp başka bir diziyi de kıyısından yakalayıp takip edebilirsiniz. Bu sahneler bu işe yarıyor. Kadınların giyimleri de beni benden alıyor. Yahu zaten var olan muhafazakarlık 20 yıldır tavan yapmış durumda. Özel sektörde bile kadın çalışanların kırmızı oje sürmelerine kadar yasaklar varken kadın oyuncular sürekli yarı çıplak abiyelerle işyerine gidiyorlar. Sadelikten eser yok. Hiç bir işyerine abiye ile gidilmez rahat değil her şeyden önce. İşyerine abiye ile gitmenin mantığı o kıyafetleri üreten firmaların reklamı olabilir. Arkadaki gerçek budur belki. Ama bize yazık değil mi? Ya bir de çok eleştirildiği halde ısrarla ve inatla hala ayakkabıyla içeri giriliyor. Hatta yatağın üstüne çıkılıyor. Çok zenginler ne yapıyor bilmiyorum ama bu ülkenin kadınları olarak kimseyi evin içine ayakkabıyla sokmayız biz. Sokaklar çok pis, evi temiz tutmaktan sorumlu aile bireyleri olarak yaptırmayız bunu. Kapının girişinde daima ilk hareket ayakkabı çıkartıp terlik giymektir. O kadar…

İnsan yaptığı işi biraz daha ciddiye alır. Bizler oturup güzel güzel zaman ayırıyoruz, memleketin devasa sorunlarından birazcık uzaklaşalım diyoruz. Siz dizi yapımcıları da biraz daha özenli olsanız. Üstelik dizi sektörünün ülke ekonomisine büyük faydası olduğunu biliyoruz. Çok ülkede merakla izleniyor. El aleme karşıda ayıp sonuçta. Yaşam içinde ufak ayrıntılar çok önemli. Lütfen daha özenli yapın şu dizileri.

Scroll to Top