Mektubunuz var! Eşyalar Dile Gelse

Hayatımızın her anında bizimle beraber yaşayan eşyalar dile gelse kim bilir neler neler anlatırlardı. En mahrem, en özel anlarımızda hep yanımızdalar. Mesela, hayatınızın aşkına rastladığınız gün üzerimizde olan elbisenin bu çarpılmada kim bilir ne kadar etkisi olmuştur. Ya da hüzünlü bir ayrılıkta, ayrıldığınız insanın üzerindeki kıyafetin rengi, şapkası, gözlüğü hiçbir zaman aklınızdan çıkmamıştır. 

Özenle aldığımız, özel bir günde kullandığımız eşyalar daha sonra bırakıp unuttuğumuz yerlerde uzun yıllar beklerler. Yıllar sonra çıkardığımızda bizi eskilere alıp götürürler. Bir film şeridi gibi geçer yaşadıklarımız gözlerimizin önünden. Bazen büyük bir sevgiyle gülümser, bazen de gözyaşlarımıza hâkim olamayız. Ama mutlaka bir yerlere götürürler. 

Bu mektubu okurken nerden çıktı ikinci el muhabbeti derseniz eğer; yaşadığım ekonomik şiddet, beni ikinci bir iş yapmaya zorunlu kıldı. Elden düşme eşyalar sattığım bir mekânım var şimdi. Sıkıntılarımı hafifletti. Ama en çok da içimde zaten var olan eski eşyalara tutkumu arttırdı. Geçenlerde elime geçen ve yaklaşık 120 yıllık olan bir gelinlikten çok etkilendim. Elde dikilmiş desenli ve krem renginde… Daha önce de gelen 1960 öncesi gelinliklerin hepsi açık krem renginde. Gelinliğin beyaz olması ataerkille doğrudan bağlantılı. Zira evlenecek kadın el değmemiş, süt gibi beyaz ve masum olmalı. Beyaz giymeli ki herkes bakire olduğunu düşünsün. Eski gelinliklere bakarken keşke dünyadaki bütün kadınlar bir anda gelinlik giymeyi reddetseler, giyecekseler de beyaz olmasın diye düşünürken buldum kendimi. 

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki… Eşyalarımız çok hızlı bir şekilde “eski” oluveriyor. Kapitalizmin o acımasız çarkı özellikle biz kadınlar için sanki daha hızlı işliyor. Moda sürekli değişiyor. İhtiyacınız olan bir giyim için modanın emrettiği ölçülere uymaya mecbur bırakılıyoruz. Ya da sinirlerimiz mi bozuk, yapışıyoruz vitrin camlarına, içeri girip rastgele, pek de ihtiyacımız olmayan, kullanamayacağımız eşyaları alıp çıkıyoruz. Çoğu zaman anında pişmanlık duygusu içimizi kaplıyor ama artık parasını verip aldığınız eşya çoktan ikinci el oluyor. 

Sapsağlam olduğu halde fırlatıp attığımız, çöp kutusunun yanına bir pazar akşamı bırakıverdiğimiz koltuklar, büfeler, sehpalar. Üzerinde oturup güzel sohbetler yaptığımız anları unutup gidiyoruz. Bizimle yaşayan bütün eşyalar cansız da olsa bence yaşıyorlar. Anılarımız üzerlerine siniyor. 

Üstelik bu meselenin sosyolojik bir yanı da var. İnsanların yaşadıkları çağa göre ürettikleri, kullandıkları eşyaların ortak yanları var. Eski zamanda dikilen giyisiler son derece sağlamcı. Astarı giyisiye öylesine pekiştirilmiş ki sökmek imkânsız. Dikişler daha kalın, bugünle kıyasladığınızda daha kaba kalıyor. Ama uzun süre kullanılabilirliğinin hesaplandığını hemen fark ediyorsunuz. Oysa şimdi mümkün olduğu kadar çabuk yıpranması hedefleniyor sanki. Elektronik araçlar da zamanına göre işleri kolaylaştırmış ama bugünle kıyasladığınızda daha kullanışsız kalıyor. Yaşadığımız evlerin çatı araları, depoları kalmadı artık. Kullanmadığımız ama anıları için saklayabileceğimiz eşyaları koyabileceğimiz yerler de yok. Eve sığmayanlar çöp kutularının yanına belki de mecburen konuyor. Tam da burada Aysel Gürel’i anmadan geçmek olmaz. Akşamları el ayak çekilince çöp kutularının kenarına bırakılan eşyaları karıştırdığında çok güzel şeyler bulduğunu ve onları zevkle kullandığını anlatıyordu Gürel. Laf aramızda, benim de artık gözüm çöp kutularının yanına bırakılmış eski eşyalarda. 

İşte böyle… İkinci el giyinmenin ya da evinizde kahvenizi, çayınızı eski bir fincanda içmenin keyfi çok büyük. Sizden önce bu fincandan çay içmiş başka bir insanı hayal etmek de cabası. Benden söylemesi.

Amargi Dergi – Sayı:17 syf:88

Scroll to Top