Kadına yönelik şiddet diyerek başladığınızda özellikle erkekler tarafından sorulan ilk soru; neden kadına yönelik şiddet? Oluyor. Ve devamında, “kadınlarda çocuklara şiddet uyguluyorlar, toplumun her kesiminde şiddet yaşanıyor. Siz ayrımcılık yapıyorsunuz ve sadece kadına yönelik şiddeti önemsiyorsunuz.” Diyorlar. Ve bizde bu önemli soruyu yanıtlamaya çalışarak başlıyoruz söze. Doğal olarak bende bu yazıya böyle başlamak zorunda hissediyorum kendimi. Kadına yönelik şiddeti fark etmek ve üstüne üstlük bununla mücadele etmeye kalkmak bir kadın bakış açısı sıçramasıdır. En çabuk fark edilen fiziksel şiddetin bile yıllar içinde tam fark edilmediği anlaşılan, “kadına yönelik şiddet” dünyadaki bütün kadınların tartışmasız en ortak ve en önemli sorunudur.
Her şeyden önce kadın sadece kadın olduğu için erkek tarafından şiddete maruz kalıyor. Kadınlar dediğimiz zaman da oldukça büyük bir sayıdan bahsediyoruz. Doğanın bir hikmeti olsa gerek, dünya nüfusunun yarısını biz kadınlar oluşturuyoruz. Bu milyarlar demek. Bu nedenle, sorunun boyutu son derece büyük. Toplumların gelişmişlik oranına, sosyo-ekonomik yapısına göre şiddet oranları da değişebiliyor. Dünya ülkeleri arasında demokrasisi en fazla gelişmiş olarak görülen, siyasette kadın temsiliyeti yüzde 50’lere varan İsveç sürekli örnek gösterdiğimiz bir ülke. İsveç’te geçtiğimiz yıl, kadına yönelik fiziksel şiddetin oranı yüzde 23’e ulaştı. Bu örnek bile sorunun vahametini ortaya koymaya yetiyor.
Kadınlar sadece kadın olmaktan kaynaklanan bir şiddet sarmalı içinde yaşıyorlar. Bunun nedeni ise ataerkillik. Ataerkillik dediğimizde de geçmişi çok eskilere dayanan tarihsel bir süreç söz konusu. İlk insandan günümüze kadar toplumlar pek çok değişiklik yaşadılar. Tarihin ilk dönemlerinde çok eşlilik yaşanması, çocuğun sadece annesinin bilinmesi kadına farklı bir rol biçiyordu. Zaman içinde üretim araçlarının değişmesi, artı değerin erkekler tarafından kullanılmasına yol açtı. Kadın özel alan dediğimiz eve, erkek evin dışındaki ilişkilere yöneldi. Ve süreç bu ilişkilerle erkeğin toplumda ve kadın üzerinde iktidar olmasını yarattı.
Binlerce yıldır süre gelen bu durum çerçevesinde kadının ve erkeğin toplum tarafından önceden belirlenmiş rolleri netleşti. Toplumsal cinsiyetçi roller olarak adlandırılan bu roller hepimizin iradesi dışında sürüp gidiyor. Öylesine köklü yerleşmiş ki kolayca değiştiremiyoruz. Bu roller çerçevesinde devlet sistemleri ve mekanizmaları kuruluyor. Bu nedenledir ki devletlerin hepsi erkek egemen. Sistemlerde buna göre şekil almış.
Erkeklerin hepsinin canavar, kadınların da melek olduğunu iddia etmiyoruz. Cinsiyetçi toplum içinde, daha annemizin karnındayken başlayan bir öğrenme süreci yaşıyoruz. Kadına yönelik şiddeti uygulayanların hemen hemen tamamı erkek. Erkekler doğuştan şiddet genleriyle doğmuyorlar. Şiddet öğrenilen bir davranış ve erkekler bunu öğreniyorlar. Aynı şekilde kadına da itaat etmesi öğretiliyor. Çünkü bu öğreti içinde, güçlü olan, iktidar olan erkeklik, ikincil olan daha zayıf olansa kadınlıktır. Bizim mücadele etmemiz gereken işte bu “erkeklik” ve “kadınlık” rolleridir. İçinde yaşadığımız yüzyıl bu temel çelişkiyi daha fazla gören, üzerinde konuşan ve çözüm üretmeye çalışılan bir çağ. Kadınların bu çelişkiyi fark etmeleri ve mücadele etmeleri ile bu süreç hızlanmıştır. Fransız ihtilali ile başlayan bu süreçte Dünyanın pek çok yerinde kadınlar mücadele vermişler ve bedel ödemişlerdir. Ülkemizde de Osmanlı’dan bu yana kadınlar mücadele vermiş ve önemli kazanımlar elde etmişlerdir.
Bu temel çelişkiyi ortaya atan temel ideoloji ise feminizmdir. Feminizm sözü birçoğunuzu kızdırabilir. Ancak her ideolojide olduğu gibi yanlış algılamalar, yanlış uygulamalar feminizm için de geçerlidir. Bu ideolojik konuya daha fazla girmeden kadına yönelik şiddet dediğimizde neleri anlamamız gerektiği üzerinde durmakta fayda var. Şiddet, bir insanın rahatça gelişmesini ya da bu gelişimi tamamlamasını engellemek üzere bazı doğal süreçlere, alışkanlıklara yersiz kısıtlamalara getirmeden, bir insana iradesi dışında kabul ettirilen bir duruma, davranışa, manevi veya fiziksel baskı uygulamaya, onu hırpalamaya, zor kullanmaya, işkence yapmaya, sakat bırakmaya, hatta öldürmeye kadar uzanıyor.(1)
Kadına yönelik şiddetin türleri:
1- Fiziksel Şiddet: Şiddetin en görünür olanıdır. Çoğu zaman bir tokatla başlar. Öğretilen roller çerçevesinde iktidar kurmanın yoludur. Bir döngü şeklinde sürer. Zamanla şiddeti, uygulama sıklığı artar. Gerekçesi kimi zaman sıcak yemek, kimi zaman komşuya gitmektir. Yoksulluk, işsizlik, madde, alkol bağımlılığı fiziksel şiddeti tetikleyen ve yeniden üreten gerekçelerdir. Özellikle Türkiye’de uzun yıllar süren, ciddi maddi hasarlara yol açan ve artık dayanamama halinde evini terk ederek sığınmak için bir yerlere ulaşmaya çalışan kadınlar için çok temel sorundur. Üstelik fiziksel şiddete uğrayan kadınların sayısı yapılan tüm istatistiklerde farklı çıksa da son derece yüksektir.
2- Sözel ve Psikolojik Şiddet: Atalarımız dil yarasının daha derin olduğunu söyler. Sözel ve psikolojik şiddet olarak tanımladığımız türde böyle bir şeydir. Sürekli sözel olarak kadının aşağılanması, küfredilmesidir. Çoğunlukla fiziksel şiddetle bir arada kullanılır. Kadının özgüvenin kaybolmasında son derece etkindir. İsim takmak, alay etmek, toplum içinde düşüncelerini ifade etmesine izin vermemek veya ifade ederken alay etmek önemli bir şiddettir. Yaptığı yemekten, giydiği elbiseye kadar aşağılayarak eleştirmek, ailesi ve arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermemek, zorla evlendirmek, inancıyla, etnik kimliğiyle alay etmek gibi davranışlar bu şiddet türü içine girer. Kadının psikolojik sağlığını ciddi şekilde bozan bir durumdur.
3- Cinsel Şiddet: Erkek egemen toplumların en temel özelliği cinselliğin algılanış biçimidir. Cinsellik erkeğin iktidar alanıdır. Kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmadığı ülkemizde de cinsel şiddet çoğu zaman en zor açıklanan şiddet türüdür. Son Medeni Yasa’da yapılan değişiklikle evlilik içi tecavüz boşanma gerekçesi olarak kabul edilmiştir. İstemediği kadar çocuk sahibi olmak, rızası dışında cinsel ilişkiye zorlanmak, istemediği şekilde cinsel davranışlara zorlamak cinsel şiddettir. Cinsel şiddetin en üst boyutu ise fuhuştur. Bugün tüm Dünyanın temel sorunlarından biridir. Büyük paraların döndüğü, mafyanın içinde olduğu tehlikeli bir alandır ve üzerinde en az araştırma yapılabilen bir alandır. Özellikle son yıllarda küçük yaşta çocukların fuhşa sürüklenmiş olması insanlığın bir ayıbı olarak mücadele edilmesi gereken bir konudur.
4- Ensest: Çoğunlukla aile içinde küçük yaştaki kız ya da erkek çocuklara uygulanan cinsel istismardır. Aile içinde gizli kalmasına özen gösterilen ancak toplumda sanıldığından çok daha fazla oranlarda olan bir şiddet türüdür. Geleneksel aile yapılarında büyüklerin böyle şeyler yapmayacağı, çocukların hayal dünyasından kaynaklı yalanlar olduğu algılaması hakimdir. Çocukların bu tür iddiaları önemsenmeli ve dikkate alınmalıdır. Yapılan istatistiklerde öz babaların birinci sırada yer aldıkları unutulmamalıdır.
5- Ekonomik Şiddet: En geç fark edilen son derece önemli bir şiddet türüdür. Genel olarak yanlış bir algılama ile ekonomik şiddeti yoksulluk olarak algılarız. Oysa çok varlıklı kadınlarda ekonomik şiddet yaşarlar. Para erkeğin iktidarını elinde tutmasını güçlendiren önemli bir araçtır. Zengin olsun fakir olsun parayı bir tehdit ve iktidar aracı olarak kullanmak kesinlikle şiddettir. Kadının çalışmasına izin vermemek, ya da kazandığı parayı elinden almak, aile bütçesini erkeğin isteğine göre ayarlanması, alışveriş fişlerini kontrol etmek, az parayla çok yemek istemek gibi davranışlar ekonomik şiddettir. Birlikte olunan yıllar içersinde edinilen malların hiç birisinin kadının hak etmediğini düşünmek ve tüm mülkiyeti erkeğin kendi üstüne veya akrabaları üstüne yapması çok sık görünen bir durumdur. Ev içi emeği yani bulaşık, çamaşır, ütü, yemek yapma, çocukların, hasta ve yaşlıların bakılması gibi büyük emek ve maliyet gerektiren hizmetleri yapan kadının bu emeğinin görünmez kılınması gibi davranışlarda ekonomik şiddet kapsamına girer.
6- Namus Gerekçesi İle İşlenen Cinayetleri: Son yıllarda kadına yönelik şiddet konusunda en fazla görünen ve üstünde konuşulan şiddet türü oldu. İnsanın en temel insan hakkı olan yaşam hakkının elinden alındığı namus gerekçesi ile işlenen cinayetleri daha önce Jeoloji mühendisleri Dergisine yazdığım bir yazıdan alıntılayarak aktarmak istiyorum:
Namus, Meydan Larousse ansiklopedisinde; ahlak, şeref, haysiyet kurallarına sıkı sıkıya bağlılık olarak tanımlanıyor.(1) Nükhet Sirman ise;(2)” Namus kavramını tanımlamanın en anlamlı yolu, akrabalığa dayalı toplumlarda toplumsal statünün ifade ediliş biçimi olduğudur. Kişinin kimliğini, toplumsal konumunu ve bu konumun getirdiği davranış biçimi- aşiret örgütlenmesi olsun ya da olmasın- üstün değer olarak kabul edilen namus kavramıyla bireylerin toplumsal normlara isteyerek uymalarını sağlar. Bu anlamda namus, akrabalık toplumunun yasa koyucu işaretidir” şeklinde ifade ediyor.
Germaine Tillion, 1934-1940 yılları arasında bugünkü Cezayir’in Aures bölgesindeki yerleşik ve yarı göçebe Berberi aşiretleri arasında yapmış olduğu saha araştırmasına ve geniş Akdeniz diye tanılandırdığı Atlas Okyanusu’ndan Himalayalar’a kadar olan bölgede başka araştırmacılar tarafından yapılmış çalışmalara dayandırdığı “Harem ve Kuzenler” kitabında, Dominique Fernandez’in(3) “ Kız kardeşlerin iffeti erkek canavarlığını ayaklandırır” dediğini, “namus cinayeti, aileyi koruma kisvesi altında sergilenen, ensest kaynaklı kıskançlık(tır)” şeklinde tanımladığını söylüyor. Tillion, yaptığı geniş araştırma sonucunda yazdığı Harem ve Kuzenler kitabında ezberlerimizi bozan ve namus kavramının kökeninde akrabalık ilişkilerine dayanan bir cinsellik algılayışının varlığını ortaya koyuyor. Özellikle erkek kardeşin kız kardeşlerinin bekaretini korumakla görevlendirildiği ve bu görevlendirmenin beş yaşında başladığını tespit ediyor. Bu bilgiler bizim toplumumuza da yabancı değil. Ancak ezberimiz, namus cinayetlerinin Türkiye’de sadece Doğu ve Güneydoğu’da, hatta daha net bir ifadeyle Kürtlere mahsus olduğu şeklinde algılamamızdır.
Oysa namus algılayışı Hıristiyan, Musevi ve İslam dinlerinde ve pek çok ülkede ortak bir duygu olarak yaşanmaktadır. Dolayısıyla sadece Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda değil Dünya’nın pek çok ülkesinde namus gerekçesi ile kadınlar özellikle bu konuda “görevlendirilmiş” erkek kardeşler tarafından öldürülmektedir. Bu yanlış algılayış, namus kavramı yerine “töre” kavramını getirmektedir. Bazı insan topluluklarına mahsus bir geleneğin olduğu ve bu gelenekten kaynaklı özelliklede Kürtlerin töre gereği ailece karar alıp kadınları öldürdükleri şeklindeki bir kanı son yıllarda kamuoyunda yaygınlaşmış ve yerleşmiştir.
Soy bağının kadın üzerinde bir şiddete dönüşmesi, kadının bedeni ve özellikle bekaretinin akraba erkekler tarafından korunması algısı, aşiretsel aile yapılarında daha yaygın ve içselleşmiş bir durum. Buradan baktığınızda Kürtlerin günümüzde aşiretsel bir yapı içinde yaşadığı, kente göç edildiğinde de bu bağların korunduğu görülmektedir. Özellikle kente göçlerde farklı yaşam ve algılayışlar bu şiddeti daha da arttırmaktadır. Bu nedenle Kürt kökenli ailelerde de sıklıkla namus gerekçesi ile kadın cinayetleri işlenmektedir.
Ancak bu cinayetlerin sadece Kürtlere mahsus olduğu algısı, hem Kürtlerin bir kez de bu nedenle toplum içinde ötekileştirilmesine hem de aynı gerekçe ile Türkiye’nin başka illerinde işlenen cinayetlerin üstünü örtmektedir. Olaya milliyetçi ve ırkçı bir perspektifle bakmak, kadınların şiddet baskısı altında sürdürdükleri yaşamı düzeltmemekte ve ülkenin demokrasiye kavuşmasına da hizmet etmemektedir.
Türkiye’de eskiden de kadınlar, namus gerekçesi ile öldürülüyorlardı. Ancak son birkaç yıldır bu cinayetler kamuoyunun dikkatini çekmeye başladı. Doğal olarak şu soruyu herkes soruyor; eskiden daha mı azdı? Bu soruya verecek bilimsel bir yanıtımız ne yazık ki yok. Ancak bu konu hepimizi ilgilendiren toplumsal bir sorundur ve sistemdeki tüm mekanizmalarla birlikte vatandaşlar olarak hepimizin mücadele etmesi gerekmektedir.
7- Ayrımcılık: Kadına yönelik şiddet türleri içinde sayılmamakla birlikte ayrımcılığında bir şiddet olarak ele alınmasında fayda var. Meslek seçiminde kadınlara ve erkeklere uygun cinsiyetçi bir ayrımcılık yapılır. Örneğin öğretmenlik, bankacılık kadına uygun görülür. Kamyon sürücülüğü, inşaat mühendisliği erkeğe daha uygundur diye düşünülür. Cinsiyetçi bakışla yapılan seçimler daha sonra işe girişlerde kadınların önüne bir ayrımcılık olarak çıkar. Yine iş yaşamında doğum ve doğum sonrası işten uzak kalma kadınların kariyerini olumsuz yönde etkiler. Günümde bu yüzden çocuk sahibi olmamak ya da çok geç yaşta çocuk sahibi olmak kadınların zorunlu bir tercihi haline gelmiştir. Yine her saate ve her yere kadınların gidememesi önemli bir ayrımcılıktır. Geç saatte sokakta dolaşmak kadın için bir tehlikedir. Başına bir iş geldiğinde de “o saatte sokakta ne işin vardı?” diyerek suçlu kadın olmaktadır.
Şiddetin Kadın Üzerinde Yarattığı Etkiler:
Şiddet sarmalı içinde yaşayan kadınlarda, süreç içersinde psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklar görülmektedir. Her şeyden önce özgüven kaybı yaşanmaktadır. Her türlü beceri ve yeteneğini kullanamaz hale gelmektedir. Zamanla toplumdan uzaklaşarak içine kapanmakta, en yakın akrabalarına bile açılamamaktadır. Ortaya çıkan iletişim bozukluğu en yakınındakilere, öncelikle çocuklarına etki eder. Sinirli, gergin ve mutsuz bir anne çocuklarıyla olumlu iletişim kuramaz. Zaman zaman çocuklarına yönelik şiddete başvurur. Ya da bakmakla yükümlü kılındığı ve çoğunlukla erkeğin akrabası olan yaşlı ve hastalara karşı da tahammülsüz olur. Bu gerginlikler başta mide ve bağırsak olmak üzere pek çok organın hastalanmasına da yol açar. Erken menopoz yaşanır. Fiziksel şiddet gören kadınlarda da burun, çene kemiği, kaburga kemiği kırıkları sıklıkla görülür. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, istenmeyen gebelikler, hamileyken şiddet görmesi halinde düşürme vakaları sıklıkla karşılaşılan fiziksel sorunlardır.
Şiddet Sadece Aile İçinde mi yaşanır?
Yukarıda bahsettiğimiz türleri aile içinde yaşananlardır. Esas olarak kadına yönelik şiddet toplumun temel taşı olan aile içinden kaynaklanmaktadır. Geleneksel aile yapısının büyük ölçüde korunduğu ülkemizde aile içinde yaşananların dışarıya çıkmaması gibi bir algılayış vardır. Bu nedenledir ki şiddet gördüğü için karakola giden kadınlar hala bu aile sorunudur diye evlerine gönderilmeye çalışılmaktadır. Yine komşumuzun evinden duvarları aşarak bizim evimize kadar gelen şiddet seslerini aile işine karışmamak adına duymazdan geliriz.
Oysa çağımızda artık bu sorun aile sorunu değil toplumsal bir sorundur. Zira yapılan araştırmalar, ailede şiddet yaşayan çocukların, yetişkin olduğunda şiddet uygulayıcısı olduklarını göstermektedir. Bunun normal bir iletişim şekli olduğu ve her ailede olabilecek normal şeyler olduğu algısı zaman içinde okullarda, trafikte, hayatın her yerinde görülmektedir. Üstelik aile içi şiddet nedeniyle ortaya çıkan son derece büyük bir ekonomik fatura vardır. Buda bütün ülkenin faturasıdır.
Aile içi şiddeti toplumdaki diğer sorunlardan tamamen ayırmak da yanılgılı bir yaklaşım olur. Örneğin savaşlar ve çatışmalı ortamlar şiddetin yeniden üretildiği hallerdir. Savaşlarda erkekler savaşırken ölürler, sakat kalırlar. Kadınlarsa tecavüze uğrarlar. Çok yakın tarihimizde, Avrupa’nın göbeğinde Bosna savaşında 2000 kadın tecavüze uğradı ve birçoğu tecavüzcüsünün çocuğunu doğurmak zorunda kaldı. Savaşların ardından çöken ülke ekonomilerinin kurtarılması için öncelikle kadınlar işlerinden olurlar.
Yoksulluk ve işsizlik yine şiddeti tetikleyen önemli bir sorundur. Yoksulluk toplumda derin izler bırakan ve sürekliliği olan bir şiddettir. Yoksulluk, Eğitim, beslenme, sağlık ve ısınma gibi temel insan haklarının birçoğundan ya da tamamından yararlanma olanağını yok eder. Yaşama ve geleceğe dair umudu olmayan yoksul kitlelerin genç yaşta şiddete ve suça itilmeleri kaçınılmaz olur. Yine işsizlik aile içindeki huzursuzluğu arttıran ve derinleştiren toplumsal bir sorundur.
Doğal afetler de toplumun normal yaşam düzenini kesintiye uğratır. Yakın zamanda Marmara depremi pek çok ailenin şiddetle yeniden yüzleşmesine yol açmıştır. Bir anda evsiz ve eşyasız kalmak, çocukların kaybolması, uzun süre çadır ve benzeri mekanlarda yaşamaya zorunlu kalmak bireylerin yeni şiddet türleriyle karşılaşmasına yol açmıştır.
Tüm bu sosyal olgular toplumu şiddet sarmalıyla sarar. Toplumda ikincil olarak görülen kadının zaten geriden başladığı hayatı daha da zorlaşır. Kadına yönelik şiddeti konuşurken bütün bu toplumsal olguları göz ardı etmemek gerekir. Sosyo-ekonomik durumu daha iyi olan ülkelerde de kadına yönelik şiddet vardır. Ancak bununla mücadele etme yolları daha açıktır. Kadınları koruyan devlet mekanizmaları daha hızlı işler. Çocukların suça itilme oranları daha düşük olur.
Şiddet İstatistikleri:
İstatistik önemli bir bilim dalıdır. Ancak ülkemizde kadına dair istatistiği bilgiler son derece yetersiz. Türkiye kadın hareketinin yıllardır verdiği mücadele ve AB süreci kadına dair istatistiklerin, şiddet konusunda araştırmaları da arttırmıştır. Ancak ne yazık ki eskiye dair verilerin olmaması ya da son derece az olması nedeniyle bugün sağlıklı bir karşılaştırma yapamıyoruz. Örneğin namus gerekçesi ile işlenen cinayetler, geçmişte adi cinayetler olarak ele alınıyordu. Ya da kadın intiharları ayrı bir kategori içine sokulmuyordu. Ancak toplumsal duyarlılığın artması, medyanın çarpıtarak ta olsa vermesi, bu konuda yasal önlemlerin artması nedeniyle sanki daha fazlalaşmış gibi hissetmekteyiz. Ancak kesin bir kanıya da varmamız mümkün değil.
Aile içi şiddet ile ilgili araştırmalarda devlet kaynaklı olanlarda oran daha düşük çıkarken sivil kadın örgütlerinin araştırması daha büyük rakamlar ortaya çıkarmaktadır. Bu tür araştırmaların kadınların aile içi sorunlarını kolaylıkla dile getiremedikleri gerçeğini dikkate alarak yapılması gerekmektedir. Soruların hazırlanmasından soruları soracak bireylerin eğitilmesine ve değerlendirilmesine kadar bilimsel ve kadın bakış açısıyla titiz bir çalışma yapma zorunluluğu vardır. Geçen yıl açıklanan ve güvenlik güçlerine intikal eden vakalardan hareket edilerek yapılan araştırmanın sonucu önemli bir sonuçtur. 2005 yılında İç İşleri Bakanlığı’nın verilerine göre: 2000-2005 yılları arasında 1300 kadın ve çocuk aile içinde erkekler tarafından öldürülmüş. 33.237 kişi ise ağır veya hafif yaralanmış. Bu rakamlar bile aile içinde yaşanan şiddetin kadınlar ve çocuklar üzerindeki fiziki yıkımını ne kadar büyük olduğunu ortaya koymaya yetiyor.
En son yapılan bir başka araştırma ise bazı ezberlerimiz bozması açısından son derece önemlidir: Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Yeşim Arat ve Sabancı Üniversitesinden Dr. Ayşegül Altınay’ın 18 ayda tamamladığı araştırmadır. Bir kitap haline getirilen ve kamuoyuna yeni açıklanan bu çalışmanın en önemli yanından biri, çalışmanın tüm aşamalarının alanda çalışan bağımsız kadın kuruluşlarının da görüş ve önerilerinin alınması olmuştur. 27 ilde 50 kadın kuruluşu ve bu kuruluşlarda gönüllü çalışan 150 kadınla görüşülmüştür. Yine 56 ilden 1800 evli kadınla yüz yüze konuşulmuştur. Sorular, alanda çalışan kadın kurumları temsilcileri ve akademisyenlerle ortak çalışmalarla hazırlanmıştır. Anketi uygulayacaklar eğitim sürecinden geçmişlerdir. Bu araştırmadan bazı çarpıcı sonuçlar şunlardır:
– Her 3 kadından biri fiziksel şiddete maruz kalmış
– Yükseköğrenim görmüş 6 erkekten 1’i fiziksel şiddet uyguluyor.
– Kadının erkekten daha fazla para kazanması şiddeti iki misli arttırıyor.
– Öğrenim düzeyi arttıkça kadınların fiziksel şiddete uğradıklarını dile getirmeleri artıyor.
– Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Türkiye’nin diğer bölgelerindeki fiziksel şiddet oranları birbirinden farklı değil.
– Şiddetin en fazla görüldüğü yerleşim yerleri sırasıyla; şehir, köy ve kasabalar. Yani şiddet oranın en az olduğu yerleşim yerleri kasabalar, en fazla görülen ise şehirler.
Şiddetle Mücadelede alınan ve Alınması Gereken Tedbirler:
2000 yılından itibaren Medeni Yasa ve Türk Ceza Yasa’sında Türkiye kadın hareketinin büyük çabasıyla önemli değişiklikler yapıldı. Örneğin Medeni Yasa’da aile reisi kavramı kaldırıldı. Yine TCK’da namus gerekçesi ile işlenen cinayetlerde ceza indirimi yapılmaktayken bu madde töre saikıyla nitelikli adam öldürme kapsamına alınmıştır. Yapılan tüm iyileştirmelere rağmen kadınlar açısından hala bazı önemli eksiklikler giderilmemiştir. Medeni Yasa’da kadının kendi soyadını evlendikten sonra erkeğin soyadından sonra alması koşuluyla değiştirilmiştir. Kadının çalışma hakkı konusunda da maddenin yazımı sorunludur. Mal paylaşımı en fazla tartışılan konu olmuş, yasanın yürürlük tarihi 2000 yılı öncesini kapsamadığı için milyonlarca kadın mağdur edilmiştir. Yine eşcinsel yönelimleri olanlar için istenen değişiklik yapılmamıştır. TCK’ da ise namus kavramı yerine sadece töre kavramı getirilerek uygulamada pek çok sorunla karşılaşılmaya açık bırakılmıştır. Bekâret kontrolü hâkim iznine tabi kılınmıştır.
Kadını şiddetten koruyan en temel yasa ise 4320 sayılı Aileyi korumaya Dair Yasa’dır. Esas olarak şiddete uğrayan kadının korunmasını sağlama amaçlıdır. Ancak burada da kadın-erkek ilişkisi tamamen nikâh bağı ile algılanmaktadır. Medeni yasa gereği resmi nikahla birlikte kadının vatandaş olarak haklarının korunması önemlidir. Ancak günümüzde özgür iradeleri ile nikahsız birliktelikler ya da genç yaştaki birliktelikler ile eş cinsel beraberlikler sanki toplumda yokmuş gibi algılanmaktadır. Hayatın gerçeğinde ise bu yasa, evlilik bağı dışında şiddete uğrayanları koruyamaz duruma düşmektedir.
Yasalar dışında CEDAW (Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığı Önlenmesi Sözleşmesi) uluslararası imzalanan çok önemli bir sözleşmedir. Türkiye çekingesini de kaldırarak bu sözleşmeye tam imza atmıştır. Bu sözleşmeden kaynaklı her türlü ayrımcılığı önlemeye devlet adına söz vermiştir. Ayrıca AB’ye tam üye olma koşullarının başında kadına yönelik hayatın her alanında ayrımcılığın kaldırılması, şiddetin önlenmesine dair direktiflerin gereğini yerine getirme zorunluluğu vardır.
Türkiye’de kadınlarla ilgili temel devlet mekanizmalarının başında Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığıdır. Bu bakanlığa bağlı olarak da KSSGM (Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü) vardır. Teşkilat yasa yeni çıkan ama henüz bütçesi olmayan bu müdürlüğün Ankara dışında herhangi bir teşkilatı maalesef kurulmamıştır. Bir başka kurumsa SHÇEK (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) dir. Kadına yönelik şiddet konusunda en temel önlem olan sığınaklar bu kuruma bağlıdır.
AB kriterlerine göre nüfusu 50.000 üzerinde bulunan yerleşim yerlerinde sığınak açma zorunluluğu vardır ve bu görev Türkiye’de son yasalarla Yerel Yönetimlere bırakılmıştır. Ancak yönetmeliklerin henüz çıkmamış olması Yerel Yönetimlerin bu konudaki çekincelerini gerekçelendirmektedir.
Temmuz 2006’da yayınlanan Başbakanlık genelgesi ile 0cak 2007’de İçişleri Bakanlığı tarafından ilan edilen Eylem Planı ilk kez Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kadını gören bir politika izleyeceğinin işaretiydi. Bu genelge ile pek çok bakanlık ve genel müdürlük kadına yönelik şiddetle mücadelede koordineli bir çalışma ile görevlendirilmiştir. Sivil kadın kurumları tarafından da sevindirici ve umut verici bir gelişme olarak algılanan bu gelişme umulduğu kadar hızlı gelişmemektedir.
Yapılan tüm bu çalışmalarla eskiye göre önemli değişimlerin yaşandığını da görmek gerekir. Eleştirilerimiz olsa da KSSGM tarafından er ve erbaşların ve 40.000 polisin eğitimi çalışması sürmektedir. Medyada Başbakan, Bakan ve Diyanet Başkanın kadına yönelik şiddete karşı topluma mesaj verme çabaları ilk kez yaşanmıştır. Hâkim ve savcıların namus gerekçesi ile işlenen cinayetlere karşı eskisi gibi toleranslı kararlar vermedikleri, vermeleri halinde kadın kurumları öncülüğünde toplumsal bir tepkinin ortaya çıkması önemlidir.
Yapılması Gerekenler:
Tüm çabalara rağmen toplumdaki yerleşik değer yargıları bu sorunun birinci derecede muhatabı olan kamu görevlileri şahsında hala çok problemlidir. Adli makamlar, güvenlik görevlileri ve sağlık personelinin bu konudaki algılayışının değişmesi için önemli bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Bu sorunun bugünden yarına çözülecek bir sorun olmadığını bilmekle birlikte her bireyin kendi dönüşümünü hızlandırmak için daha fazla çaba sarf etmesi gerekmektedir.
Öncelikle devletin ve tüm mekanizmalarının kadına karşı her türlü ayrımcılığı kararlı bir şekilde red etmesi ve yasaları uygulaması gerekmektedir. Hayata erkekten çok geride mücadeleye başlayan kadınlar için yaşamın her alanında pozitif destek ve kotalar uygulanmalıdır. Kotanın kadını küçülten ve aşağılan bir şey olduğunu söylemek baştan bu işte ayak sürümek ve gönülsüz olmaktır. Kotalar ve pozitif desteklerin hepsi “geçici özel önlemler” dir. Yani durum düzeldiğinde bu önlemler kaldırılır. Kotanın sadece siyasette uygulanması da yeterli değildir. Üstelik partiler tüzüklerine koymakla birlikte yasal bir yaptırım olmadığı için uygulamada işlevsiz kalmaktadır. Kadının eğitimi, sağlığı dahil her alanda kota konma zorunluluğu vardır. Tüm bunları yapmak için de bütçeden kadınlara pay ayrılması gerekmektedir.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede, en temel görev yerel yönetimlere düşer. Sığınaklar da geçici özel önlemlerdir ve can güvenliği olmayan kadınların geçici bir süre sığınacakları yerlerdir. Buralarda kadının fiziksel ve psikolojik sorunları giderildikten sonra hayata yeniden başlayabilecekleri düzenlemeler de yapılmalıdır. Türkiye’deki sığınak sayısı KSSGM tarafından 35 olarak bildirilmekle birlikte bu sayının da tam olarak neyi ifade ettiğini bilmiyoruz. Zira SHÇEK’e bağlı 20 tanesi dışında diğerlerinin nerde ve kimler tarafından kurulduğu tam açık değil.
Sığınaklar başta olmak üzere kadına yönelik şiddet konusunda yerel yönetimlerin, yerellerde kurulu sivil örgütlerle işbirliği yapması, sığınakların yönetiminde kadın kurumlarıyla birlikte çalışması sorunun çözümünü kolaylaştırıcı bir etki yapacaktır. Maddi götürüsü yüksek olan bu kurumlar konusunda yerel yönetimlerin çok istekli olmadığını biliyoruz. Kaygıların karşılıklı konuşarak giderilmesine çaba harcanırsa süreç hızlanacaktır. Her ilde sığınak açılması gerekmemektedir. Özellikle metropollerde, kadınların çocukları ile birlikte kalabilecekleri sığınak sayısı hızla arttırılmalıdır. Bunun dışındaki yerlerde kadınların birkaç gün kalıp nakledilecekleri istasyonlar gerekmektedir. Ayrıca her yerleşim biriminde kadın danışma merkezlerinin kurulması, şiddete uğrayan kadınların psikolojik destek alacakları uzmanlarla konuşabilmeleri son derece önemlidir.
Kadın hareketi olarak kısa vadede yapılabilecek önlem olarak ısrarla istediğimiz; “ALO ŞİDDET” hattının kurulmasıdır. Bu hattın yaygın biçimde tanıtılması ile pek çok kadın zamanında bir sağlık kuruluna, sığınma evine ulaşarak can güvenliğini sağlamış olacaktır.
Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü ve KIRK ÖRÜK:
Türkiye’de 1980 yılında gelişen feminist hareketin üzerinde durduğu temel konu, kadına yönelik şiddet olmuştur. Bugün ise Türkiye’nin pek çok yerinde kadınlar çeşitli biçimlerde örgütlenmekte ve hakları için mücadele vermektedirler. Bölgeler açısından bakıldığında, Karadeniz ve İç Anadolu bölgesi kadın örgütlülüğü açısından en zayıf yerlerdir. Sanılanın aksine Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde özellikle son 10 yıldır ciddi bir kadın örgütlenmesi yaşanmaktadır.
Örneğin Diyarbakır’da 10 yıl önce kurulmuş ve şiddetle mücadele eden KAMER’in bugün bölgede 23 tane şubesi vardır. Şiddetle mücadelede en eski kurum İstanbul’da MOR ÇATI, Ankara’da ise Kadın Dayanışma Vakfı’dır. Bu iki kurumunda kendilerine ait sığınak işletme deneyimleri vardır. Ankara’daki sığınak yerel yönetimler el değiştirince sona ermiştir ama fuhşa itilen yabancı kadınlara ait küçük bir sığınağı sürdürmeye çalışmaktadırlar. Bunun dışında pek çok yerel yönetim kadın danışma merkezleri ile hizmet vermekte, yerel kadın örgütleri de gönüllü çalışmaktadırlar. Farklı amaçlarla kurulan kadın örgütlerinin tamamı ise kadına yönelik şiddet konusunda kendilerine yapılan başvuruları karşılamaya çalışmaktadırlar.
Sivil örgütlerin önemi bağımsız ve gönüllü olmalarından kaynaklanır. Şüphesiz bu kurumlara dair de pek çok sorun vardır. Ancak iktidar kaygısı olmadan toplumda değişim ve dönüşüm yaratmak amacıyla kendi özel yaşamlarından fedakârlık yapan kadınların oluşturduğu örgütlenmeleri dikkate almak ve devlet mekanizmaları içinde destek vermek önemlidir. Demokrasiye ve toplumsal refaha ulaşmış toplumlarda sivil örgütlerin çok ve güçlü olması bundandır.
KIRK ÖRÜK ’de alanı kadına yönelik şiddetle mücadele olan henüz yeni bir kurum. İki yılı geçkin bir süre önce Ankara’da kooperatif şeklinde örgütlendi. Şiddet oranlarının son derece yüksek olduğu Başkent’te danışma hizmeti veriyor. Mahallerde toplantılar yaparak kadınların kendilerine yönelik şiddeti fark etmeleri için çabalıyor. Esas olarak tüm kadın örgütleri gibi temel amaç kadınların güçlenmesi. Kadınlar güçlendiği zaman sorunlarıyla baş etme becerileri gelişiyor. Yalnız olmadıklarını, en önemlisi de şiddete uğramanın suçlusunun kendileri olmadıklarını fark ediyorlar. Çünkü deneyimlerimiz gösteriyor ki şiddete uğrayan kadın önce kendini suçluyor. Özgüveni kaybolduğu için şiddetin gerekçesi olarak kendini görüyor. Gönüllü avukatlarıyla hukuksal destek veriyor. Sığınak talebi olanları sığınaklara yerleştiriyor. Tabii yer varsa… Zira Ankara’da 16 kapasitelik tek bir sığınağa yakın zamanda Büyükşehir belediyesinin sığınağı eklendi. Genellikle yer bulmakta sıkıntı yaşanıyor. Kendi iç eğitimi yanında ayda bir yapılan kadınlara dair çeşitli konularda seminerler düzenliyor. Tüm bu faaliyetleri sürdürebilmek için de ikinci el giyisi satışı yapıyor. Ayda bir yöresel gün düzenleyerek unutulmuş lezzetlerin hatırlanmasına ve kooperatife maddi katkı sağlanmasına çabalıyor.
Sonuç olarak kadına yönelik şiddet, bizim abarttığımız bir durum değil. Özellikle Türkiye’de kadınlar bir tokatla sığınma evine gitmiyorlar. Kadının aile birliğini bozmamak adına insan olmaktan kaynaklı tüm haklarının askıya alınmasına karşı sessiz kalmamalıyız. Hepimizin aynı duyarlılığı göstermesi ve çaba harcaması sorunun çözümünü kolaylaştırır. Zira bu sorun toplumsal bir sorun. Aynı zamanda demokrasi sorunu. Toplumun yarısı olan biz kadınların mutsuz olması toplumun diğer yarısının da mutsuz olması demektir.
Fatma Nevin Vargün
KIRK ÖRÜK Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Kooperatif Gönüllüsü
*1: Kadına Yönelik Şiddet Amargi Yayınları sayfa:11
*2: Meydan Larousse, cilt:14, sayfa:379
*3: Amargi dergi 4.sayı. sayfa:16
*4: Harem ve Kuzenler, Metis yayınları. Sayfa: 129
Memleket Mevzuat Dergisi
