TCK eyleminin ardından yine toplumsal barışın neresindeyiz sorusu kafama takıldı. Büyük bir hızla Türkiye’nin pek çok yerinden örgütlü veya örgütsüz katılımlarla bir eylem gerçekleştirdik. Sayımız istenilen ve olması gereken çoklukta değildi. Ama galiba “bu koşullarda bu da iyidir” demek zorundayız. Canlı, taleplerinde ısrarcı bir kitleydi, işte burası önemli ve anlamlıydı.
Ülkemizde bin tane sorunun varlığı ve bu sorunlara karşı muhalif duruşun güçsüzlüğünü bilmekteyiz. Toplumun geniş kesimleri ile ortaklaşmada ciddi problemler var. Ancak biz kadınlar bu konuda biraz daha fazla yol kat ettik veya daha eğilimliyiz diye düşünüyorum. Bu eylemde bu ortaklaşmanın çerçevesi biraz daha genişledi. Tabii ki sıkıntıları da beraberinde getirerek. Kürtlerle ortak eylem yapan bazı kadınlar Kürtçe sloganları duyunca alandan ayrıldılar. Bazıları da kalıp; anlamının “kadınlara özgürlük” olduğunu öğrendiklerinde “ama neden Türkçe atmıyorlar?” sorusunu sorup tartışa tartışa yola devam ettiler.
Uzun süredir birlikte eylem yaptığımız çevrelerle, bundan birkaç yıl önce benzer tartışmaları sürdürdüğümüz günleri anımsattı yaşadıklarımız. Tabii sanki bu ülkede Kürtler yaşamıyor veya bu sorunun yarattığı bunca bedeli hep beraber ödemedik şeklinde yaşamlarını sürdürmekte olan insanların varlığı ve çokluğuyla da bir kez daha yüzleştik. Bu ülkede her türlü farklılığı görmekten uzak çok insan yaşıyor. Hatta ezici çoğunluğu teşkil ediyorlar. Sistem, korkularla sürekli uyanık tutuyor, her türlü araç gereçleriyle bilgisiz ve hissiz bırakıyor bu ezici çoğunluğu, Michael Moore’un Fahrenheılt 9/11 filmini izlerken “şu Amerikalılarla ne kadar benzeşiyoruz veya yönetenlerin yöntemleri nasıl birbirinin aynı” düşüncesi bu eylemde de kafamdan bir türlü çıkmadı.
Toplumsal barışı sağlamak konusunda çok şeyin yapılması gerektiğini ve zamanın olumsuz işlediğini hep hatırlamak gerekiyor. Bu değişimi sağlamada en önemli görev de devrimcilere düşüyor sanırım. Ama işte tam da bu noktada önemli sorunlar var. Farklılıkları görmezden gelen, çoğu zaman korkularla yakınlaşmaya çekinen insanlarla bir arada mücadele etmek bu değişim dönüşümün önemli araçları. Bu dokunuşlarda devrimci duruş nasıl olmalı? Her şeyden önce alınan karalara en disiplinli uyması gerekenler devrimciler değil mi? Önceden alınan kararları ısrarla ihlal edip, adeta kin ve nefret dolu bir tepkisellikle toplumsal barışa ne kadar hizmet edilebilir? Birlikte çalışma noktasına geldiğiniz insanları kaçırtmak için elinden ne geliyorsa yapmanın devrimci bir duruş olduğuna inanmak gerçekten mümkün değil.
Bu düzenin bir anlamda kurbanları da olan ama bu kurban olma durumunu henüz fark etmeyenlere karşı kazanımcı üslup ve tarz büyük önem taşıyor. Bunun için insan sevgisinin, hümanizmin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. İnsanları sevmeden bir şeyleri değiştirmek çok zor. Hatta imkânsız. Bu noktada önce demokrat sonra sosyalist olunabileceğinin üzerinden epeyce tartışma yürütmekte fayda var sanırım. Örgütlü bir grup kadın arkadaşın her şeyden önce sevgisiz ve tepkisel tutumları bu eylemde de toplumsal barışa hizmet etmedi doğrusu.
Sonuç olarak; TCK yürüyüşü, yaşanan sıkıntılara rağmen yeni dokunuşlarla olumlu ve sonuç alıcıydı. Kürt kadınları uzaklardan çıkıp gelerek önemli bir katılım sağladılar. Ancak bizim cephemizde de her şey mükemmeldi demek pek gerçekçi olmayacak. Kürt sorununu anlatma önceliği bizim. Bunu anlatmanın araçlarını kullanırken daha titiz ve sorumluluk sahibi olma gereğini ve bireysel hataların hareket üzerinde yarattığı tahribatları hiç unutmadan yol almak gerekiyor. Sivil örgütlerin muhalefetini güçlendirmek, demokrasiye giden yolu kısaltacak. Buna olan inancım bu eylemle bir kez daha güçlendi.
