Simone de Beavvoir’in 1949 yılında yayınlanan İkinci Cins, “Kadın Doğulmaz Kadın Olunur!” kitabındaki bu belirleme feminist mücadelede son derece önemlidir. Üzerinden tam 73 yıl geçti ama hala çok güncel. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren hetero toplumlarımızda iki cins olarak belirlenen ama yaşam içinde yönelimleri ile değişebilen kadın ve erkek olmanın yarattığı büyük , derin, iflah olmaz çelişkiler üzerinden toplumlar, devletler inşa edildi. Doğumdan önce yapılan hazırlıklar da bu kafayla sürdürülüyor. Yani kız ise pembe, oğlan bebekse mavi giyisiler hazırlanıyor. Şüphesiz günümüzde farklı bakış açıları hızla çoğalıyor ve yeni nesil çok daha farklı. Ancak kapitalizm eski kafada devam ediyor. Yani torunuma giyisi seçerken özellikle kız çocukları için pembe dışında renk bulmak öylesine zordu ki. Toplumun dayattığı ve beyinlerimize nakşettiği toplumsal cinsiyet rolleri ile hayata başlıyoruz. Devletler de böyle şekillenmiş. Yönetenler erkekler. Aile içinde de yönetici var. Ve asıl sorun oradan başlıyor. Baba evin reisi. O ne derse o oluyor. 1.Ocak.2002 tarihinde Medeni Yasa’daki “Ailenin reisi erkektir” maddesi resmen kaldırıldı. Kadın kurumlarının büyük emek ve çabasıyla gerçekleşti. Yasalardan bu maddenin çıkarılması son derece önemli bir adımdı. Uygulamada ise bu madde 80 milyonluk nüfusu olan ve birbirlerinde çok farklı hayatlar süren Türkiyeliler için henüz hayata tam olarak geçirilemedi.
CNN Türk’ün Anadolu Ajansı haber kaynaklı 07.02.2017 tarihli yayınında 2016 TÜİK verilerine göre nüfusumuzun yüzde 92’si il ve ilçelerde yaşıyor. Köylerin hızla terkedilmesi son on yılda AKP’nin hayvancılık ve tarım üzerindeki anlaşılmaz politikalarıyla hız kazandı. Alt yapısız hazırlıksız yaşanan şehir ve kasabalara göçün aynı zamanda kadınlara yönelik şiddetin de artmasında önemli bir rol oynadığını düşünmekteyim. Bu alt yapısız çarpık şehirleşme kadınların, gençlerin farklı yaşanan hayatlarla yüzleşmesini sağladı. Yani kadın olmak yolunda ciddi farkındalıklar yaşanmaya başlandı. Tüm yoksulluklara rağmen artık herkesin elinde olan akıllı telefonların farkındalıkları arttığı da bir gerçek. Kadınlar üzerlerindeki baskıyla yaşamamanın mümkün olduğunu, en azından bundan kurtulmanın isteğini daha fazla hissediyor. Bu farkındalıklarla şiddetin en görünür biçimi olana fiziksel şiddetten kurtulmak isteyen kadınlar da eşlerinden boşanma, kurtulma talebini giderek arttırdı. Önemli bir bilim alanı olan istatistik biliminden bu ülkede pek yararlanamıyoruz. Mevcut hükümet her türlü istatistiki bilgiyi ya kendine göre çarpıtıyor ya da gizliyor. Bu nedenle geçmiş yıllarla kıyas yapmak neredeyse imkansız. Ancak ciddi bir artış olduğunu gözlemliyoruz. Eşlerinden, sevgililerinden ayrılmak isteyen kadınların karşısına da giderek artan oranda ölüm çıkıyor. Öldürenlerin tamamı erkek. Öldürme teşebbüslerinin neredeyse hepsi amacına ulaşıyor. Yani kadını öldürmeyi kafasına koymuş bir erkekten kaçış yok. Üstelik basına yansıdığı kadarıyla öldürülme tehditti altındaki kadınların çoğu emniyet güçlerine ve adalet sistemine başvuru yapmış, koruma tedbiri aldırmış kadınlar. Demek ki devletin aldığı tedbirler kağıt üstünde kalıyor.
Kadınların şiddetten korunmasını sağlamak için öncelikle iktidarda olan siyasi erkin konu hakkında uluslararası normlara uygun, sorunu çözmeye yönelik ve kadından yana düşünen bir bakış açısı olması gerekiyor. İlk iş olarak da devletin kadın sorunları için bir bütçe ayırması şart. Şiddetle mücadeleye ilişkin bir bütçe yoksa zaten baştan mücadele etme niyeti de yok demektir. İkinci önemli adım kadınların çocuklarıyla birlikte en kısa zaman içinde ulaşabilecekleri sığınakların olması. Sığınaklar tıpkı kota gibi geçici özel önlemler. Yani buraya sığınmak öncelikle canını kurtarmak için gerekiyor. Hiç bir kadın ömür boyu sığınakta yaşamıyor. kendi koşullarını düzenleyene, ayakta kalabilecek gücü bulana kadar kalıyor. Türkiye’de şu anda 112’si bakanlığa ait olmak üzere toplam 149 sığınak var. Sığınak açmak Belediye Yasalarında belirtildiği üzere yerel yönetimlerin görevi. Büyükşehirlerde ve nüfusu 100 bini geçen her yerde sığınak açmaya zorunlular. Nüfusu göz önünde bulundurduğumuzda yerel yönetimlerin bu görevi yapmadıkları ortaya çıkıyor. Üstelik büyükşehirlerin çoğunun CHP yönetiminde olduğunu düşünürsek CHP de bu konuda son derece duyarsız.
Son yıllarda eklenen dijital şiddetle birlikte çok çeşitli şiddet türleri var. Daha önceki yıllarda şiddet olarak fark etmediğimiz pek çok şiddet türü, feminist ideoloji sayesinde tanımlandı. Yaşadığımız şeyin bir şiddet türü olduğunu fark etmek ya da bilmek mücadeleyi de kolaylaştırıyor. Şiddet şiddettir bunu kadın diye ayırmaya ne gerek var diyenlerse başından bu derin sorunu görmek istemiyorum demek istiyorlar. Kadınlar sadece kadın oldukları için şiddet görüyorlar. Bu da toplumun yarısının cinsiyeti için şiddet görüyor olması demektir. Buradan bakarsak eğer sorunun derinliği daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla bu sorun bütün toplumun, bütün ülkenin sorunu.
Türkiye Kadın Hareketi uzun yıllardır bu alanda kendi kurumlarını yarattı ve büyük bir özveriyle mücadele ediyor. Ancak devletin konuyla ilgili bir politikası olmadan ve sivil örgütlerle işbirliği yapmadan sorunda ilerleme kaydetmek mümkün değil. 20 yıllık süreç içerisinde de gördük ki iktidar tam zıt bir yerden konuya bakıyorsa değil ilerlemek elde edilen kazanımları teker teker geri çekmeye çalışıyor. 25 kasımda şiddeti sokaklarda kınamak isteyen kadınların üzerine de sanki bir savaşa, düşman güçlere saldırıyormuş gibi güvenlik güçleriyle saldırdılar. O da yetmedi, hesap yine Kürtlere kesildi ve Kürt kadınlarını gözaltına alma harekatı başlatıldı. Yeter ama artık. Biz kadınlar susmayacağız ve itaat etmeyeceğiz. Bizi durdurmanız mümkün değil.



