SÜMEN ALTI EDİLEMEYEN TACİZ

Emek mücadelesi ve feminist hareket açısından son derece önemli bir sınavdan geçtik. Ve bu sınav, feministler dışında KESK içindeki siyasetlerin birçoğu için başarısızlıkla sonuçlandı. 

Yaşananları konuşmaya başlamadan önce biraz daha eskilere gitmekte fayda var. 12 Eylül, Türkiye’deki demokrasi mücadelesini sonlandırırken tüm sendikaları da kapatmıştı. Öğretmenlerin 2. Meşrutiyet Encümen-i Muallimin ile başlayan, TÖS’le en geniş tabana ulaşan ve 12 Eylül öncesi TÖB-DER ile yine büyük bir mücadele veren sendikaları bu karanlık dönemde kapatıldı. Sürgünler, görevden almalar, işkence ve cezaevi süreçleriyle birlikte. 

Türkiye’de kamu çalışanları arasında en eski örgütlenme deneyimine sahip olan eğitimciler, ama özellikle ilk ve orta dereceli okullarda görev yapan öğretmenler şu anda da KESK içinde en büyük örgütlülüğe sahipler. 

Eğitimciler 1980 sonrasında örgütlenmeye yine ilk cesaret edenler oldular. 12 Eylül Anayasası’nda bırakılan bir boşluktan faydalanarak memurlar örgütlenmeye başladı. Önce 25 Mayıs 1990 da Eğitim-İş, ardından 13 Kasım 1990 da Eğit-Sen kuruldu. Bu iki sendikanın birleşerek Eğitim-Sen’in kuruluşu ise 1995 de gerçekleşti. Bu arada diğer iş kollarında gittikçe yaygınlaşan sendikalar 8 Aralık 1995 de KESK’İ kurdular. 

Bu süreçleri Adana’da Eğit-Sen üyesi bir kadın olarak yakından yaşadım. Biz kadınların bu süreçte büyük bir özveri ve çabası olduğunu biliyorum. Toplumda öğretmenliğin kadın için en uygun meslek olarak görülmesi ve tercih edilmesi, örgütlülüklere de yansımıştı. Yönetim kadrolarında çok sayıda olunamasa da bu mücadelenin hep içinde olduk. 

Sendikal hakların alınmasına kadar çok zorlu bir mücadele hattı izlendi. Günlerce süren eylemler, dayaklar, gözaltılar ve sürgünler. Sol siyasetlerin bilinen tartışmaları hep oldu. Bugün artık yan yana gelemeyen pek çok siyasetin kadınları, kadın komisyonlarında birlikte mücadele ettik. Sendikalarımız içindeki erkek egemen algıyla mücadele de hiç kolay değildi. Üstelik pek çok kadın da buna direniyordu. Yoldaş erkeklere toz kondurmak istemeyenler çok oluyordu. Örneğin kota meselesi siyasi partilerden çok daha zor kabul gördü. 

Sendika yönetimleri uzun ama çok uzun tartışma ve pazarlıklarla belirleniyordu. İttifaklar kolay kurulmuyordu. Bugün de bu zorluklar sürüyor. Başka farklılıklarla üstelik. Çünkü sendikalar artık sistem tarafından da meşru kabul ediliyor. Yeterli olmasa da yasal birçok hak, verilen mücadeleler sonucu elde edildi. Sendika üyesi, yöneticisi olmak şimdi geçmişe oranla daha bir kolay. Artık işyerleri dolaşılıp aidat toplanmıyor. Çünkü aidatlar üyelerin maaşlarından kesiliyor. Yöneticiler hem memurluklarını hem de sendika görevlerini birlikte yürütmüyorlar. En azından eskisi gibi ekonomik sıkıntı yaşanmıyor. 

KESK Türkiye sol harekete mensup grupların ittifaklarıyla yönetiliyor. İçinde en büyük delege sayısına sahip olan grup ise Kürt hareketi. Ve tabii ki Kürt kadın hareketinin uzun yıllardır sürdürdüğü kadın hakları mücadelesinin bu alana yansıması var. Çok eşlilikle mücadele, kota ve kadına yönelik şiddetin her türlüsü ile yapılan mücadeleden elde edilen çok fazla deneyim ve kazanım var. Kürt siyasetinin kadın özgürlük mücadelesinin en somut uygulamaları Yerel yönetimlerde hayat buldu. Kadınlar belediye başkanı, meclis üyesi oldular. Belediye işkolundaki sendikalarla yapılan sözleşmelerde eşine şiddet uygulayan erkeklere yaptırımlar resmi olarak yer aldı. Bugün parlamentoda en fazla kadın vekil seçtirmeyi başarmış siyasi parti, onlar. 

İşyerinde taciz, KESK bünyesinde bunca yıldır mücadele veren Kürt hareketi ve diğer sol siyasetler ve bu siyasetlerde yer alan kadınların hep gündeminde oldu. Şüphesiz taciz meselesi kadına yönelik şiddet türleri içinde en sıkıntılı olanı. Şahidi olmuyor. Kadının ispatlaması çoğu zaman imkânsız. 

Feministlerin bu konuda temel bir ilkesi var. O da ‘kadın beyanı esastır’ ilkesi. Bunu da problemli gören insanların olması tabii ki çok doğal. Bu ilkeyi istismar etmek isteyen kadınlar da olabilir. Bu nedenle bazı erkeklerin mağdur olma ihtimali düşünülebilir. Ancak biz feministler, bu ilkenin hayata geçirilmesini ısrarla savunuyoruz. Kadının beyanını esas kabul edip, olayı tarafsızca araştıracak mekanizmalar oluşturulduğunda bu sorun daha kolay çözülecektir diyoruz. 

Üstelik kadınlar sürekli etraflarındaki erkekleri tacizle suçlamıyorlar. Biliyoruz ki çok sayıda kadın tacize uğruyor ama ardından koparılacak fırtınalarla daha fazla zarar göreceğini hissederek ve bilerek susmayı tercih ediyor. ‘Koskoca’ devlet başkanları da taciz ediyorlar. Erkekliğin mayasında bu var. Erkekler özellikle işyerinde kendi statülerinin aşağısında yer alan kadınlara karşı böylesi bir üstünlükleri olduğunu sanıyorlar. Çevremizde sevdiğimiz ve değer verdiğimiz bütün erkekler bunu yapıyor ya da yapabilirler. Bu bizi şaşırtmamalı. 

Geçtiğimiz aylarda KESK Genel Sekreteri, KESK’te çalışan bir kadının taciz iddiası ile karşılaştı. Ve bu süreç KESK yönetiminin istifası ve de olağanüstü Genel Kurul yapılması ile sonuçlandı. Ama taciz meselesi çözülmedi. Emek örgütü, kendi bünyesinde çalışan bir kadının tacizle yaşadığı travmaya ilaveten, basının saldırısına uğramasına, işinden olmasına ses çıkarmadı. Tazminatını bile vermedi. 

Ne olmuştu? KESK’te çalışan kadın arkadaşımız, Genel Sekreter’in birkaç kez tacizine uğramıştı. Sessiz kalmadı. Eşine anlattı. Eşiyle birlikte KESK Genel Başkanı ile görüştü. KESK Genel Başkanı sorunu çözeceğini söyledi. Aylar geçti çözülmedi. Eğitim-Sen’in Genel Başkanı ile görüştü. Çünkü o da bir kadındı. Bekledi, yine bir şey olmadı. KESK Kadın Sekreteri ile görüştü. Yine bir şey olmadı. KESK MYK’sına hitaben dilekçe yazdı. Tüm bu çabaları sonuçsuz kaldı. Hiç ama hiçbir şey olmadı. O da avukat kanalıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Genel Sekreter’in mensubu olduğu siyasetten insanlar kadın arkadaşımızı tehdit ederek suç duyurusunu geri almasını istediler. Tehditler yerini buldu. Kadın arkadaşımız savcılıktan suç duyurusunu geri aldı. Ve hemen ardından sendikadan istifa etti. 

Suç duyurusunda bulunmadan kısa bir süre önce Ankara’da Feministbiz oluşumunun mensubu kadınlar haberdar oldu ve konunun muhatabı olan ‘yetkililerle’ görüştü. Olay basına aksetmeden, çözümü için çaba harcadı. Tacizcinin görevinden hemen alınıp bağımsız bir komisyon kurulması ve olayın araştırılmasını istedi. Kadın arkadaşımızın daha fazla mağdur edilmemesi için çabaladı. Verilen yanıt, bunun bir komplo olduğu idi. Sendika içindeki siyasi kapışmalara yönelik bir komplo. Bu yetkililer ve de özellikle kadın sekreteri, arkadaşlarını bir komploya kurban etmeyeceklerini, tacizin olmadığını, hatta ‘isteğe bağlı’ olduğu yönünde ısrar ettiler. 

Karşılıksız kalan tüm çabaların sonunda feministler olarak çok sayıda kadın kurumu KESK’in kınayan bir açıklamayı imzalayıp sendikalara faksladı. Çağımızın iletişim imkânları basının bundan haberdar olmasını kolaylaştırdı ve maalesef basına yansıdı. Bu aşama mağdur kadını çok daha mağdur etti. Suç duyurusu metni tamamen yasadışı yollarla basına aksetti. Ardından KESK Merkez yönetiminden istifalar ve olağanüstü Genel Kurul… 

Bunca yıldır demokrasi, emek, özgürlük için mücadele eden bir kurum ve Kürt hareketi gibi kadınların en fazla kazanım elde ettiği siyasetlerin geldiği nokta bu mu olmalıydı? Üstelik olay, KESK içinde ve Kürt kadın hareketinde yer almış ve almakta olan kadınların çoğunluğunun basına yansıdığı zaman, haberdar olabildiği kadar içte tutulmuştu. Geçmişte emek veren ve şu anda mücadelelerini sürdüren tüm üyelerine ama özellikle kadın üyelerine hiçbir açıklama yapılmamıştı. 

Olayı sağır sultan duydu ama Kürt kadın hareketi duymadı. Tek bir satır açıklama yapılmadı. Kadın kurumlarının imzaladığı metin sonrası KESK Kadın Sekreterliğinin yaptığı açıklama ise kabul edilebilir değildi. Bu yaşananlar hepimizin aklına şu soruları getirdi: İktidar olmak bu mu? Türkiye’nin en önemli emek kurumunda iktidar olan güçler ataerkilliğin silahlarıyla bu kadar kuşanmış olabilirler mi? Neden bunca yıldır sistem içindeki ataerkillikle cesur bir mücadele vermeyi başarmışken kendi içinde verilemedi? Erkek yoldaşlarının arkasında duruldu? 

Daha sonrasında Olağanüstü Genel Kurul bir umut oldu. KESK içindeki feministlere bağımsız feministler de destek vererek genel kurulda yer aldılar. Ama maalesef genel kurulda taciz olayı konuşulmadı. Bunca yıldır kadınların büyük emek verdiği KESK’te bir kadın başkan olması hepimizin arzusu iken tam da bu tartışmalar arasında Olağanüstü Kurulun en önemli çıktısı bir kadının genel başkan olması oldu. 

Hadi bakalım bu da iyi bir gelişme olabilir derken yapılan ilk açıklamalar yeni bir hayal kırıklığı yarattı. Meğerse olay çözülmüş. Bir daha böyle şeylerle uğraşılmayacakmış. Hâlâ umutlu olmak istiyoruz. Bir komisyon kurulmalı. Taciz iddiası tüm boyutları ile araştırmalı ve sonuçlandırılmalıdır. Mağdur kadından özür dilenmeli ve diğer hukuki hakları verilmelidir. Kürt Kadın hareketi de bunca yıllık emeğine sahip çıkmalı ve suskunluğunu bozmalıdır. 

Amargi Dergi – Sayı:20 syf:4

Scroll to Top