Başlığı okuyunca eminim birçok insan, şimdi derdimiz bu mu? Diye soracaktır. Aslında evet, dertlerimizden biri de bu. İçinde yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası kan gölü. Adeta üçüncü dünya savaşı sürüyor. Emperyalistlerin güç savaşına dönüştürdükleri bu savaşı, savaşı çıkaran ülkelere yerleştirdikleri dengesiz, çılgın profilli erkek yöneticiler eliyle yapıyorlar. Savaşın tüm gerekçelerini “delidir ne yapsa yeridir” kıvamındaki bu adamların delilikleri, kişisel hırsları yüzünden çıktığı konusunda geniş kitleleri ikna edebiliyorlar. Eğer edememiş olsalardı bu insanlar ülkelerinde büyük oylarla seçilip iş başına gelemezlerdi. Kitleleri ikna etmek için inanılmaz imkânları kullanıyorlar. Bunların en başında da medya geliyor. Tamam, artık bilgisayar çağındayız. Özellikle hepimizin ellerine tutuşturulan cep telefonları başta olmak üzere birçok teknolojik araçla artık televizyon izlemeye mecbur değiliz. Ancak bu çılgın gidişat içinde yoksulluk iyice arttı ve derinleşti. Yoksul insanların akşam dinlenme saatlerinde izledikleri en yaygın medya aracı hala televizyon.
Türkiye’de ise hayat pahalılığı katlanılmaz boyutlara geldi. Muhafazakâr bakış acısı derinleşti. Türkiye’nin sorunlarının temeline inecek bakış acısının yıllar içinde gelişmesi farklılaşması gerekirken, ezberlerimiz güçlendi. O kadar taraftarız ki adalet duygumuz, vicdanımız büyük hasar aldı. Sinemaya, tiyatroya, kitaba ayıracak bütçemiz de yok, psikolojik olarak bu aktivitelere karşı önceliğimiz de yok. Yorgun argın eve gelmiş, karamsar haberlerden yılmış halkımızın çoğunluğu, özellikle kırk yaş üstü dizi izliyor. Her dizide insanlar bazı mesajları alıyor ve içselleştiriyor. Ezberler, önyargılar güçleniyor. Bu memlekette televizyon yayınları sosyolojik açıdan son derece önemli bir yer işgal ediyor diye düşünüyorum.
Son iki sezondur Türkiye’de dizi kalitesi iyice düştü. Halkımızın çoğunluğunun izlediği diziler, şiddete, silaha, intikam ve kine, mafya hesaplaşmalarına yönelik diziler. Bizim gibi düşünen insanlara izleyecek dizi kalmıyor. Güçlü oyuncu kadrosuyla dikkatimi çeken ve ara sıra izlediğim “Kıskanmak” dizisinin 24 Martta yayınlanan 27.bölümünü başından sonuna kadar izledim ve çok öfkelendim.
Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik’in romanından uyarlanan, Nadim Güç’ün yönettiği, senaristliğini Yılmaz Şahin’in yaptığı bir dizi. Özgü Namal, Selahattin Paşalı, Mehmet Günsür ve Ayda Aksel gibi güçlü ve nitelikli bir oyuncu kadrosu var. Şüphesiz diziler, sanatçıların yaşamlarını sürdürdükleri işleri. Yine de kaliteli eserlerde rol almış oyuncuların senaryo seçiminde dikkatli olabileceklerini düşünüp beklentinizi yükseltiyorsunuz.
Konu, İstanbul’un lüks bir semtinde kalabalık, zengin ve seküler bir ailenin ilişkileri içinde dönüyor. Hepsi birbirinden nefret ediyor. Kıskançlığa zemin yaratan kötümü kötü bir annenin çocuklarının ve kuzenlerin bitmek bilmez savaşını izliyorsunuz. Anne kötülüğünün temeli, kendi annesine dayandırılıyor. Enses kıvamında ilişkiler sürüyor. Kadınlar o lüks ve çok çok seküler hayatta hamileliğe mahkûm oluyorlar. Kürtajın yasal olduğu, dini baskılar içinde olmayan bu zengin ailenin kadınları nedense hep hamileliğe mecbur kalıyor. Birbirlerinden öylesine nefret ediyorlar ki, birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar. Hatta öldüren de oluyor.
Romanda mı var? Senarist reytingler düştüğü için mi ekledi bilmiyorum ama birden bire diziye aşiret sosu eklendi. 24 Mart’ta yayınlanan bölümde aşiretin Kapadokya’da olduğu anlaşıldı. Şimdi bizim memlekette aşiret denince akla gelen ikinci sözcük Kürt. Maalesef son yıllarda yeniden aşiret dizileri gündemde. Üstelik son derece yanıltıcı bilgilerle dolu. Merak ettim Kapadokya’da ne aşireti var diye kısa bir internet gezintisi yaptım. Yanlış hatırlamıyorsam daha öncede bu bölgede benzer diziler çekilmişti. 11. Yüzyılda Malazgirt Savaşı sonrası ve 13. Yüzyılda Moğol istilası sonucunda bu bölgeye Türkmen aşiretleri göç etmiş. 18. Ve 19. Yüzyıllarda ise bazı Kürt aşiretleri göç etmiş ya da ettirilmiş. Bölgenin ağırlıklı nüfusu Türkmenlerden oluşuyor. Günümüzde ise Kapadokya’nın; eşsiz doğal güzellikleri, peri bacaları ve balonlarıyla dünya turizminde önemli bir yeri var.
Ama beni en çok sinirlendiren sahne linç sahnesi oldu. Tüm dünyada ve Türkiye’de linçin cinsiyeti erkektir. Yoksul bir mahallede zengin kızı, nasıl olduysa kısa bir sürede birden bire fakirleşiyor ve küçük bir tekstil atölyesinde çalışırken patronun cinsel saldırısına uğruyor. Bu saldırıya atölyede çalışan emekçi bir kadın alt yapı oluşturuyor ve diğer tüm emekçi kadınlar aleyhinde şahitlik yapıyorlar. Saldırganın nişanlısı burada durmuyor eline aldığı baltayla ve kadın ağırlıklı bir kalabalıkla saldırıya uğrayan kadının evine linç yapmaya gidiyor ve evin içine kadar girip minicik bir bebeğin olduğu ortamda şiddeti arttırıyor. Neyse Polis gelip kurtarıyor.
Biz feministler ısrarla ve inançla “kadın kadının yurdudur” derken. Patriyakanın bir söylemi olarak kadınlar arasında geniş bir karşılık bulan “kadın kadının kurdudur” söylemini güçlendirmeye, adeta ispatlamaya çalışan bu sahneyi yazan senariste ne demeli bilmiyorum. Üstelik her gün birden fazla kadının fütursuzca öldürüldüğü, kadınların hayatın her alanında cinsiyet ayrımcılığına uğradığı bu ülkede, böyle bir sanatçı kadrosuyla böyle mesajlar veriyorsunuz ya pes doğrusu.
