indir

YALI ÇAPKINI

Yalı çapkını. çoğunlukla tropik bölgelerde, göl ve deniz kenarlarında yaşayan bir kuş türüdür. Bu tür tüm dünyada yayılış alanı göstermektedir. Yerel adının çapkın olmasının nedeni, durup etrafı izlemeleridir.

Mevzuu kuşlar değil, bir dizi. İnternette arama yaparken karşıma çıktı meğerse bir kuş türünün de adıymış yalı çapkını. Bu sefer dizinin içeriği söz konusu. Yeni başladı, 6. bölümü yayınlandı. Dizinin hikayesi son yılların çok tartışmalı bir ismine Gülseren Budayıcıoğlu’na ait. Burhan Cahit’in Yalı Çapkını isimli bir romanı var ama konusu farklı. Budayıcıoğlu’nun yakınlarda çıkacak olan Kırmızı Pelerin isimli kitabında yer alan bir öykü olduğu söylenmekte. Yine bir danışanının gerçek öyküsüymüş. Hikaye ise Burcu Alptekin tarafından senaryolaştırılıyormuş. Dizinin oyuncu kadrosu, çekim mekanları, yereli yansıtış biçimini kaliteli buldum. Bu dizi de kaliteli başlayıp reyting uğruna seyredilmez hale getirilen diğer pek çok dizinin kaderini paylaşabilir. Onu şimdiden bilemeyiz. Zaten derdimde bu değil.

Dizini esas geçtiği yer Gaziantep. Kızımın çalıştığı yıllar içinde bir kaç kez gitme fırsatım oldu. Laf aramızda evlada dönük özlemden ziyade Antep’in yemekleri çok çekiciydi. İnanılmaz lezzetli ve çeşitli yemekleri var. Gezilecek görülecek pek çok yeri ile güzel bir kent. Tanınmış ve eskiden çok zengin olan, fakat şimdi yoksullaşan bir ailenin hikayesi ile başlıyor. Yoksullaşmalarını çaktırmamak için pek çok ayrıntı izliyoruz dizide. Ailenin babası ve halası son derece kibirli. Çevrelerine fakirleştiklerini hissettirmeme çabasındalar. Bu çabada anne ve iki genç kıza çok iş düşüyor. Erzak dolapları kitli. Özellikle çikolatalar gizlice yenebiliyor. Lüks mağazalarda dolaşıp etrafa alışveriş yapılmış hissi vermeye mecbur ediliyorlar.

Bu dizide, kadına yönelik şiddet türlerinin pek çok çeşidini iç içe geçmiş bir şekilde izliyoruz. Bu açıdan baktığımda üzerinde düşünülecek ve konuşacak çok şey var. Budayıcıoğlunun diğer senaryolarının uygulandığı dizilerden hiç birini sürekli izleyemedim. Güzel başlayıp giderek sıkıcı olmaya başladığı için bıraktım. En çok da şiddeti göstermek için uzun, bir türlü sonu gelmeyen şiddet sahnelerini tercih etmeleri oldu. Bence bu yöntem caydırıcı olmaktan çok uzakta. Hatta pek çok sapık kafalı insan için yol gösterici bile olabilir. Bu noktada hiç kan ve şiddet göstermeden savaşın tüm acılarını hissettiren bir film önerebilirim “Lübnan Semaları” . Tam da bunu kastediyorum, kadına yönelik şiddeti anlatmak için uzun uzun ekranlarda kadın dövme görüntüleri verilmesinin şiddetle mücadeleye hiç bir katkısı yok. Hatta teşviki var.

Hangisinden başlıyayım bilmiyorum ama şu sofradan başlamak geldi yine içimden. Antepli aile bir arada yemek yemiyor. Evin baş belası baba, tek başına yada arkadaşlarıyla yiyor. Anne ve iki kız ise misafirlerden artan yemekleri, mutfakta onların tabaklarından yiyor. Bu çok ama çok incitici. Eskiden köylerde örneğin benim memleketimde de evin gelinleri erkeklerin yanında yemek yemezlerdi. Misafir geldiğinde ise yemeklerin en güzel kısımları misafire ikram edilirdi. Evin büyük annesi de o sofraya otururdu. Ailenin diğer bölümü yani kadınlar ve çocuklar tencerede kalanları yerdi. Günlük yaşamda ise gelinler hariç bütün aile bir arada yerdi. Bu gelenekler özellikle feodaliteden gelen sevimsiz ve eril geleneklerdi. Kadının ikincilliğine dayanan ilkel durumlar. Artık bu tür gelenekler sürmüyor. Geniş aile de kalmadı. Yerini çekirdek aileye devretti. Her şey doğal olarak değişiyor.

Dizide İlginç olan modernlikle feodalitenin böylesine iç içe yaşanması. İkinci aile çok zengin. Zenginlikleri mücevher tasarımcılığı gibi içinde sanatı da barındıran bir işten edinilmiş, İstanbul’da süper lüks villada yaşıyorlar. Hizmetçilerin, korumaların, lüks araçların fokur fokur kaynadığı bir lüks içindeler. Fakat süper markalarla, makyajlı, açık, saçık giyinen bu kadınlar da neredeyse bizim köydeki kadınlarla aynı kaderi paylaşıyor. O evde de şiirler okuyan, baş belası bir baba var. Her şey ondan soruluyor. Kahvaltıya ondan sonra inmek bir şiddet gerekçesi. Her sofra bir işkence. Her iki ailede mutlak olan kadınların erkek çocuk doğurması. Doğuramayanların vay haline. Esme iki kız annesi. İkisi de birbirinden güzel, zeki ve becerikli fakat ne yazık ki oğlan doğuramadığı için sürekli aşağılanıyor. O da sanki bu kendine ait bir suçmuş gibi ezim ezim eziliyor. Hiç bir itibarı yok. Fragmanlara bakıldığında İstanbul’daki ailenin çocuğu olmayan diğer gelini Asuman’a yakında kuma gelecek. Onun durumu daha felaket zira çocuğu olmayacağı kesinleşti.

İki kızı olan baba, çok cin fikirli. Kızlarına yatırım yapmış. Tabiiki kendi için. Çünkü, kızların zengin kocalarla evlenmeleri aynı zamanda kendinin de zenginleşmesi demek. Küçüklüklerinden itibaren bunu hesaplayarak döve döve de olsa kızların eğitimlerini sağlamış. Yani iki yabancı dili şakır şakır konuşuyorlar. İnsanın ağzı açık kalıyor. Okula da gitmişler tam da üniversite sonuçlarının açıklanmasına yakın kızın biri zorla evlendirildi. Neyseki damadın ailesinin yarısı modern düşünüp kızın okumasından yana tavır aldı. Fakat önceliğinin çocuk yapmak olduğunda ısrar eden diğer bir yarı da var. Bakalım ilerleyen bölümlerde hangi taraf ağır basacak.

Bir başka şiddet türü de sadakatsizlik mi desem ensest mi desem böyle bir durum var. İstanbul’daki ailede eşi ölmüş büyük gelin var İfakat. Ana kraliçe havalarında dolaşıyor. Ölen eşinin kardeşiyle ilişki yaşıyor. Herkesler biliyor ama çaktırmıyorlar. Fakat ilk bölümde bu gelinin kayınpederle yani o şiirler okuyan korkunç dedeyle bir ilişki yaşadığını düşündüren bir sahne oldu. O durum öyle gelip geçti. Bizim gözümüzden kaçmadı. Artık bu da fazlamı olur dedi dizinin sahipleri bilemem. Birde evin sevimli çapkını Ferit’in evin hizmetlisiyle yaşadığı bir ilişki var. Muhtemelen küçük oğlan da onun. Yani bu eskiden beri zengin evlerinde çok rastlanan bir durum. Evin çalışanı özellikle genç kadınlar, evin beyleri ve oğulları hatta bazen ikisinin birden ellerinden kolay kolay kurtulamazlar. Bu konuda çok ama çok örnek var. Fakat burada dikkat çeken şey hizmetli kadın oldukça isyankar, itiraz eden yanı var. Hatta yeni geline postasını koyuyor. İtirazlar ediyor. Sonu kötü olmaz inşallah. Bu durumu da herkes biliyor sanırım. Adam yalıçapkını ya ne yapsa yeridir. Çapkın Ferit, dedenin kesin talimatıyla, uslansın diye gelenek göreneklere uygun bir şekilde memleketten, bildikleri bir aileden seçildi. Aile içinde nispeten daha pozitif görünen fakat bir kadın olarak benzer şiddetleri yaşamış olan Ferit’in annesi Gülgün ise oğlunun statüsüne helal gelmesin diye oğluna sevgilisiyle evlendikten sonra da ilişkisini sürdürebileceği sözünü verdi. Nasıl bir iki yüzlülükse gelinini de pek sevdi. Çok modern anlayışlı bir kayınvalide şeklinde. Kızın evlendikleri gece eşinin sevgilisiyle otel odasında bir araya getirilmiş olması da ilginç. Fakat bu noktada kız hiç değilse istemediği adamın tecavüzüne uğramak zorunda kalmadı diye düşünüp, bu iğrenç durumu pozitife çevirmeyi tercih ettim.

Yaşananlar gerçek bir öyküden alınmış. Doğrudur. Bunlar veya benzerleri Türkiye gibi erilliğin tavan yaptığı, namus ve ahlak anlayışının tamamen çarpık yaşandığı bir ülkede tabiiki mümkün. Kadınlar ekonomik özgürlükleri, eğitimleri olsa da yaşadıklarına karşı çıkamayabilirler. Yaşadıklarının bir şiddet olduğunu fark etmeleri için destek almak zorundalar. Servetin çok olması, kadınların içindeki iktidar hırsını da ortaya çıkarabilir. Mevcut düzenlerini kaybetmek bozmak istemeyebilirler. Yada baba şiddetinden kurtulmanın yolunun Suna karakterinde olduğu gibi zengin bir koca ile evlenmekten geçtiğine inanabilirler. Tüm kadınlar aynı güce sahip değil. Özellikle daha geleneksel kurallarla yetiştirilmiş kadınların bu çemberleri kırmaları hiç de kolay değil. Bunun çok ağır bedelleri var. Partnerleri yada ailenin erkekleri tarafından öldürülen kadınlar işte bu çemberi kırmaya çalışan kadınlar değil mi?

Bir diziden yola çıkıp buralara niye geldin derseniz. Diziler veya filmler mesaj vermek zorunda değil. Ancak Türkiye yoksulluğun iyice yaygınlaşıp derinleştiği, sıkıntılardan biraz olsun nefes almak için insanların evlerinde dizilere sarıldığı bir ülke. Bunun için diziler son derece önemli. Özellikle kadınlar ve gençler açısından. Mevcut iktidarın çağa tamamen ters, gerici ve eril baskılarına rağmen Türkiye değişiyor kadınlar daha çok değişiyor. Böylesine eril bir diziyi süsleyip püsleyip neredeyse özendirecek şekilde halka sunmak son derece rahatsız edici. Aynı zamanda büyük haksızlık. Üstelik kendi rızaları olmadan evlendirilen bu gençler utanmadan bir de birbirlerine aşık edilecekler. Bir zamanlar yayınlanan o korkunç “Sıla” dizisinde de aynı şey olmuştu. Kadın tecavüzcüsüne aşık ettirildi. Oysa bu ülkede ciddi bir feminist kadın hareketi var. Kadınlara destek olan kurumlar var. Yani kadınlar özgürleşebilir, istemedikleri bir yaşamı reddederek kendi ayaklarının üstünde durabilir. Bunun için mücadele etme gücüne erişebilirler.

Yani hiç değilse “Aliye” dizisindeki gibi kadının özgürlüğü ve kendi ayakları üstünde durma tercihiyle sonlanan ve kadınlara biraz olsun umut veren mücadele azmi veren diziler yapılamaz mı? Tamam 20 yıldır kadın haklarını sürekli geriye çekmeye çalışan bir iktidar var. Daha çok yakın zamanda, Cumhurun başı meclis kürsüsünden akademisyen bir kadına çok sayıda erkek çocuk doğurmasını önerdi. Kürtlerle savaşmak için. Kürtleri aşağılamanın yanında kadınlara bakış açısını da bir kez daha gösterdi. Ama her devranın bir sonu var. Hep umutsuzluk hep umutsuzlukta olmaz ki. Kadın mücadelesini baltalayan bu dizilerden çok sıkıldık çok.

Scroll to Top