İzmir’in Aliağa ilçesindeyiz. Eşim PETKİM’deki yetkili sendikanın başkanı ben de TÖB-DER üyesiyim. İKD gönüllüsüyüm. Sabahın erken vaktinde işe gitmek için çıkıp bembeyaz bir renkle hızla geri dönüşünü bugün gibi hatırlıyorum. Dışarıyı abluka altına alan jandarmalar sokağa çıkma yasağı olduğunu söylemişler. İlk hareketimiz radyoyu açmak oldu. Hasan Mutlucan’ın o davudi sesi odayı doldurdu. Bu ses ve marşlar her şeyi anlatmaya yetiyordu. İşte yine darbe olmuştu.
Evliliğimizin ilk yılları, her şey güzel gidiyor, birbirimizi seviyoruz. Politika yaşam biçimimiz. Heyecanlıyız, çok inançlıyız. Bu ülke mutlaka sosyalizme, eşitliğe kavuşacak. Güçlüyüz de. Kendi aramızda çok bölünmüşüz, birbirimize silahla saldıracak kadar iç sevgisizliğimiz var. Fakat halkımızı hızla örgütlediğimizi düşünüyoruz. Bütün fraksiyonların küçümsenmeyecek ölçüde kitlesi var. Şimdi nereden çıktı bu darbe?
Topun ağzındayız. İlk gözaltına alınacaklardanız. Üstelik küçük bir yerde, herkesin birbirini tanıdığı bir yerdeyiz. O zamanlar illegal olan TKP üyesi 12 EYLÜL’LE GİDENLER Fatma Nevin Vargün “Ülkede sosyalist devrim yapmaya soyunmuş bizlerin toplumsal cinsiyet konusunda bu kadar geri bir yerde olmamız inanılmazdı. Kendimizi erkeklerle nasıl da eşit sanmıştık. Devrimci kocalarımız daha sonra eşit olmadığımızı bir güzel anlattılar bize.” Helen Korpak, Parallel Universe 34 dosya: Kadınların Dilinden 12 Eylül’ün İzini Sürmek kocanın uzun süre ayrılığı ihtimali çok yakın. Güzel bir mont dikiyorum, kenarlarına çift kat örülmüş patlar hazırlıyorum. “Ya bu adam içeri girerse bari bu hatırayla gitsin” diyerekten, sokağa çıkma yasağı bitene kadar mont giyilmeye hazır hale geliyor.
Sokağa çıkma yasağı bitti. Evde telefon yok. Olsa da dinleme ihtimali yüksek. Bilgi almamız lazım. Arkadaşlarımızla konuşup ne olup bittiğini anlamamız lazım. 11 Eylül akşamı İzmir İKD’den gelen arkadaşımız var. Gece toplantı yaptık. O bizi örgütlemeden sorumlu. Dolayısıyla tehlikeli; hemen Aliağa’dan çıkarmak gerekiyor. Kaldığı evde kendiliğinden buluşuyoruz. Birkaç arkadaşla otobüs terminaline götürüp yolcu ediyoruz. Kamufle etmeyi de ihmal etmiyoruz. Başına eşarp bağlıyoruz. Kendi halinde zararsız bir kadın gibi görünsün diye. Ayrılırken birbirimize sıkı sıkı sarılıyoruz, kim bilir neler yaşayacağız.
Darbeden birkaç yıl sonra bize şeflik yapan, neredeyse gülmemizi bile eleştiren bu “militan” arkadaşa İzmir’de rastladım. Topuklu pabuçları, ojeli tırnakları, fönlü saçları ve giyimiyle çok ama çok farklıydı. Birbirimizi tanımazlıktan geldik. Sol örgütler içinde çok keskin ve kuralcı olan kadınlar örgütsel bağları bitince, nedense o güne kadar savundukları her şeyin tam zıttı bir yaşama yöneliyorlar. Kürt hareketinde de buna çok rastladım. Neyse bu da ayrı bir tartışma konusu.
Ardından ev aramaları, önce 90, daha sonra 45 güne inen yoğun işkence günleri, örgütlerimizin kapanışı geldi. Hamileyken üç ayda üç farklı yere sürülüşüm, milli eğitime atanan albaya elimdeki kalın dosyayla derdimi anlatmaya çalışmam sonuç vermedi. Darbeden üç yıl sonra iki ay içinde eşim 1402 ile işten atıldı. Ben de ulaşamadığım Kastamonu’nun bir ilçesine sürülerek işsiz kaldım. Bu arada minik kızımın gittiği PETKİM kreşinden de sarı bir zarfla “kızınızı kreşimizden alın” yazısı geldi. Ailece işsiz kalmıştık. Bu yeni ve zorunlu bir hayatın başlangıcıydı.
Bu işsizlik süreci beni ikinci bir çocuk yapmaya ikna etti. 12 Eylül’ün bende kalan tek olumlu anısı budur. Aliağa’dan ayrılana kadar geçen o üç yıllık süreç hepimiz için çok zordu. Örgütlediğimizi sandığımız halkımız sıkı bir şekilde ispiyonculuk yapıyordu. Kişisel sorunlardan, komşuluk sorunlarından bile askeri mahkemelere ihbar yağıyordu. Sıra her gün birilerine geliyordu. Özellikle sabaha karşı saatler, tehlikeliydi. Askeri jipin sokakta dolaşıp bir evin önünde durması, o evden mutlaka birilerinin götürüleceği demekti.
İşkencenin dozajı çok yüksekti. Katlanmak, çözülmemek, neredeyse mümkün değildi. Çözülüşler, gözaltından çıkan yoldaşların birbirlerinin yüzüne bakamamasına yol açıyordu. Gözaltındaki yakınlarımız için götürülen iç çamaşırları ve geri verilen kirli çamaşırlar hayatta olduklarının sevindirici işaretleriydi. Saf saf çamaşırlarda işkence izi arıyorduk. Oysa işkenceciler bu konuda o zamanlar bile bir hayli becerikliydi. Şimdi düşündüğümde, yasallaşan, seçimlere giren hatta ulusalcı bir çizgiye oturan TKP için insanlar inanılmaz işkenceler gördüler, uzun yıllar hapis yattılar.
Yurtdışına kaçanlar, sürgünler ve tutuklamalar herkesi darmadağın etmişti. Aynı zamanda evlilikler de bu süreçte dağılmaya başlamıştı. Devrim havası içinde yapılan evlilikler artık farklı bir sorgulama içindeydi. Üniversitede doktor olan bir arkadaşın kocası aynı hastanede müstahdemdi. Yerleri paspaslıyordu. Ama adam örgüt içinde önemli bir konumdaydı. Tabii ki evdeki konumu da yüksekti. Çok biliyordu ve çok iyi konuşuyordu. İlk boşananların içinde yer aldılar.
Uzun süren ekonomik sorunlar, yeni yerleşim yerlerine taşınmalar… Hesaplamadığımız bir yaşama sürüklenmiştik. Bu süreçler aynı zamanda devrimci evlilik ve devrimci koca olmayacağını bize gösterdi. İki çocukla işsiz ve ekonomik sıkıntılar içindeyken kadın olarak ezildiğimi fark ettim. Kadın bakış açımı güçlendirecek kitapları en fazla okuduğum bir süreç yaşadım. Ülkede sosyalist devrim yapmaya soyunmuş bizlerin toplumsal cinsiyet konusunda bu kadar geri bir yerde olmamız inanılmazdı. Kendimizi erkeklerle nasıl da eşit sanmıştık. Devrimci kocalarımız daha sonra eşit olmadığımızı bir güzel anlattılar bize.
Erkek arkadaşlarımızın önemli bir kısmı ise kendilerini işkenceden yenik çıkmış hissediyorlardı. O kadar inançlıyken, birdenbire inançlarda ciddi bir çökme, yılgınlık baş göstermişti. Üstelik birçoğu kendilerini atıldıkları işyerlerinden daha fazla para kazandıkları işlerde bulmuşlardı. 12 Eylül’ün getirdiği bu yılgınlık halinin bizden sonraki kuşağı çok olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Hem bizim daha sonra ortaya çıkan Kürt savaşını yeterince anlayamamamıza, hem de çocuklarımızı apolitik yetiştirmemize yol açtı.
Uzun yıllar sonra karşılaştığım darbe öncesi süreçteki arkadaşlarımın hemen hemen hepsi ulusalcı bir çizgiye yerleşmişlerdi. Birçoğu herhangi bir örgütlülük içinde değildi ama özellikle Kürt meselesinde tamamen birbirimize zıt düşünüyorduk. Birlikte ölümü bile göze aldığımız, 77 1 Mayısında Taksim’den canımızı zor kurtardığımız arkadaşlarla artık birer yabancı, hatta karşı karşıyaydık.
12 Eylül’ü aynı zamanda kişisel sorunum olarak da gördüm. Çünkü hesaplamadığımız, kendi isteğimizle kurgulamadığımız bir hayata yöneltti bizi. Sevdiğimiz birçok insan uzun yıllar yurtdışında yaşadı. Hepsinin yaşamı çok farklı oldu. Hepimizin üstüne sinen o mutsuzluk halini hiçbir zaman tam anlamıyla atamadık.
Kenan Evren’in yıllarca sakin sakin resim yapması acıtıcıydı; adam bugüne kadar son derece iyi korundu. Şu anda yargılanıyor olması biraz rahatlatıcı ama galiba çok da rahatlamadık. 12 Eylül’e Ege’nin küçük, çok şirin ve politik bir kasabasından baktım belki de. Ama yaşadıklarımız bunlardı. Ne diyeyim? 12 Eylül’le giden tüm yoldaşlarımıza selam olsun.
Amargi Dergi – Sayı:25 syf:33
