Başlıktaki lafım tabiiki fotoğrafta yer alan çok kıymetli hocalarımıza değil. Onlara saygımız sonsuz. Çok kıymetliler ve iyi ki varlar. Derdim televizyonlardaki tartışma programlarında daima arzı endam eden ve sürekli bilim, ilim dışı yorum yapanlara. Tek tesellim de aralarında kadın meslektaşlarının pek yer almıyor olması. Çocukluğumuzda, gençliğimizde profesörlük çok yüksekte duran bir mevkiiydi. Genellikle yaşlı, ak saçları ve sakalları olan her şeyi bildiğinden emin olduğumuz erkeklerdi. Zamanla akademik dünyada da çok değişiklikler oldu. Günümüzde profesör unvanını alan daha çok insan var. En önemlisi de genç yaşta profesör olanların ve kadınların da hızla çoğalması. Bu gelişme şüphesiz sevindirici ve olumlu. Akademik kariyere sahip olan insanların farklı dünya görüşlerine sahip olması, Türkiye’deki siyasi partilere sempati duymaları, hatta direk içinde olmaları da son derece doğal bir durum.
Mevcut iktidarın 20 yıllık sürecinden bilim dünyası ile ve bilim insanlarıyla arasının pek iyi olmadığını hep beraber deneyimledik. Kendisine mutlak destek verenler daha kıymetli. Kendilerine destek veren bilim insanlarının aracılığıyla bilme aykırı uygulamalarını aklama çabalarının da farkındayız. Bir yere kadar bu ülkede bunlar olur deyip geçiyoruz. Fakat öyle şeylere tanık oluyoruz ki “yani bu kadarı da çok ayıp oluyor!” deme ihtiyacı duyuyor insan. Önemli bir seçimin arifesindeyiz ve milletçe zaten hep ilgi duyduğumuz siyasi meselelere ilgimiz iyice tavan yapmış durumda. Çok yandaş olan medyadaki açık oturumların bazıları tamamen izleme dışı, bazıları da sıkıcı tekrarları yüzünden bıktırıcı oluyor. Daha bir ortalardaymış gibi duran bazı kanallardaki programlara, üstelik yorumlarına kıymet verdiğiniz insanları da görünce izliyeyim diyorsunuz. Bu programlarda mutlaka isimlerinin önünde Prf. olan bir veya iki tane iktidar yanlısı bilim insanı da yer alıyor. Hadi bu da dengelemek için gerekiyor demek ki diye düşünebilirsiniz. Fakat öyle anlar yaşanıyor ki bu kadarının olabileceğine gerçekten inanamıyorsunuz.
En somut örnek, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na verilen ceza tartışmalarında yaşanıyor. Bu davada bence akla aykırı en önemli nokta ahmak sözcüğünün kime söylendiğidir. Davayı Süleyman Soylu açsa bu noktada taşlar yerine oturabilirdi. Gerçi önce Soylu, İmamoğlu’na bu lafı etmiş. Hadi burası Türkiye o da kabinenin en ayrıcalıklı bakanı olur o kadar diyelim. Ama sonuçta bu diyalog Süleyman Soylu ve Ekrem İmamoğlu arasında geçmiş. Fakat diyalog içinde adı hiç geçmeyen Yüksek Seçim Kurulu bunu üstlendi ve dava açtı. Türkiye adaleti de hızla ahmak sözcüğünün eş anlamlılarını bile tespit edip hiç üşenmeden 17 sayfalık gerekçe yazarak oldukça ağır bir ceza kesti. Çok klişe bir laf vardır ya “hiç okul yüzü görmemiş dağdaki çoban” diye? İşte tam da bu noktada o çoban bile doğru yorum yapar. Ama bizim yandaş profesörlerimiz bu yorumu bile yapmıyorlar, daha doğrusu yapamıyorlar. Hatta bir tanesi “demeseydi o lafı” bile dedi. Üstelik o lafı ilk olarak Süleyman Soylunun ifade ettiği ortadayken. Gerçekten şaka gibi. Kara mizah!
Bu tür yargılamalar konusunda çok deneyimli bir ülkeyiz. Solculara, Kürtlere neler yapıldı neler. Hatta bir zamanların Başbakanı Menderes’in dosyasına delil olarak kasada bulunduğu ideasıyla kadın iç çamaşırı bile kondu. Kendi başımdan da benzer bir olay geçti. Adana’da sendikamız Eğitim-Sen’e ilişkin bir açıklama yapmak üzere sessizce kaldırımda yürürken birden bire polislerin saldırısına uğradık. Yaralanan arkadaşlarımız oldu. Daha sonra bir polis memuru kendisini darp ettiğimiz ideasıyla doktor raporu alıp şikayetçi oldu. Bir dava açıldı. Mahkeme günü üç erkek arkadaşımla beraber hakim ve savcının karşısında sıralandık. Davacı 1.90 boylarında genç bir polisti. “Beni bayıltana kadar dövdüler, hatta yerdeyken de vurmaya devam ettiler” dedi. Hakim de “bu sanıklar içinde seni darp eden var mı?” diye sordu. Adam beni gösterdi. Hakim ve savcı da dahil olmak üzere bütün salon bu cümleler ardında güldü. Zira dövmek istesem de boyumun yetişmesi mümkün değildi. Mahkeme heyeti neyse ki bu derin çelişkiyi fark etti ve beraat ettik.
Özellikle siyasi konularda hukuk dışı kararların alınması bir ilk değil son da olmayacak. Maksadım bunları tartışmak değil. Akademik kariyer yapmak çok zorlu bir süreç. Çok okumak, yazmak çalışmak, ciddi bir emek harcamak gerekiyor. Toplumdaki pek çok iş kolundan daha fazla beyin gücü harcanan bir alan. Dolayısıyla insan bu kadar şey okuyup emek verdikten sonra yandaşlık uğruna bilimden nasıl vazgeçer? Bu kanallar yüksek ücretler mi veriyorlar sorusu insanın aklına geliyor. Geçim derdimi insanları bilme, adalete aykırı yorum yapmaya zorluyor?
Üniversitenizde sizden ilim irfan bekleyen genç beyinler bekliyor. Bu gençlere büyük haksızlık değil mi? Göç etmesinler de ne yapsınlar? Hangi siyasi görüşten olunursa olsun böylesine kör yandaşlık sonuçta bu memlekete büyük zarar veriyor.



