SİYASETTE KADININ SEMBOLLEŞMESİ

Siyaset, kadının kendine yer açmada en fazla zorlandığı alanların başında geliyor. Türkiye’de bu alan, dünyadaki diğer ülkelere oranla kadınlara çok daha fazla kapalı. Genel bir söylem “kadınların siyaseti istemediği” şeklindedir. Ve doğrudur da. Kadınlar siyasete girmekten hoşlanmıyorlar. Girenlerde bir daha dönmemek üzere ayrılıyorlar. Siyaset derken, ilk akla gelen siyasi partilerde görev almak. Henüz biz kadınların, siyaset yapmanın diğer alanlarını yani sivil alanı fark ettiğimiz söylenemez. Son yıllarda cinsiyetçiliğe karşı politika üretmeye dayalı sivil kadın örgütleri çoğalmaya ve güçlenmeye başlamış olsa da çoğu sivil kadın örgütlenmeleri, geleneksel rollerin üzerinden kurulmuştur. Toplumun güçsüz kesimlerine yardım etmek üzere ve evden arta kalan zamanlarını kullanmaları esas alınarak kurgulanmıştır. Bu tür örgütlenmeler özellikle küçük yerleşim yerlerinde devletin temsilcileri tarafından da büyük destek görür. Başı çekenler vali, kaymakam, savcı, hâkim eşleridir çoğu zaman.

Hal böyleyken kadınların, içinde hiç var olmadıkları bir alanda sembol olarak kullandıklarını söylemek de gerçekçi değil ve hatta rahatsız edici. Genel olarak geniş halk yığınlarının içselleşmiş sorunları üzerinden kadınlar siyasette daha aktif yer alırlar. Karar mekanizmalarında değil ama kitlesel destek ve günlük faaliyetler içinde olmak şeklinde. Ancak kadınların böyle meselelerde kendi iradeleri dışında ortaya sürüldükleri ve kullanıldıkları şeklindeki bir söylemde son derece eril bir söylemdir. Onayladığımız veya onaylamadığımız tüm siyasi hareketlere katılan erkekler için böyle bir söyleme hiç rastlanmaz.

Bu cümle kurulduğunda, kadın hiçleştirilmiş, kendi iradesi en başta yok sayılmış oluyor. Kadınlar bu meseleyle yaşamlarında örtüşenleri hissetmezlerse, böylesine kitlesel var olmayı da sağlamazlar. Ancak siyasetin eril yapısı ve siyaset yapıcı erkekler, kadınların bu durumundan faydalanırlar. Hiç olmadığı kadar anlayışlı ve ön açıcıdırlar. Kadınlar, ailede eşlerinden, babalarından, erkek kardeşlerinden, partide erkek yöneticilerden destek ve anlayış görürler. Normal koşullarda çıkamadıkları kadar daha çok evden çıkabilirler. Bir işe yaradıkları ve insan olduklarını daha fazla hissederler, özel alanlarının, yani evlerinin dışındaki hayatı daha hızlı fark ederler, süreç içinde bilmedikleri yeteneklerini açığa çıkarırlar. Kısacası çoğu zaman, önemli kazanımları olur.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana kangrene dönüştürdüğü ve çözemediği temel birkaç sorunu olan bir ülke. Bu sorunların çözümü birkaç nesil daha gider mi? Kestirmek zor. Üstelik bu sorunlar toplumun tamamını kuşatabilir önemde. Bunların başında da laiklik meselesi geliyor. Devletin kontrolü ve onun algıladığı biçimde olmasına zorlanan laiklik sorunu son 10 yıldır farklılaştı. İslamiyet zaten tek tanrılı dinler içinde en siyasi olanıydı ama Türkiye’de pek böyle gitmiyordu ya da böyle hissedilmiyordu. Ancak son yıllar, İslamiyet’in siyasallaşmasının hızlandığı ve güçlendiği yıllar oldu; bu süreç, kadınların türbanları için mücadele sürecine girmelerini de beraberinde getirdi.

Bu konuda yapılan bir istatistikten haberim yok, ama başörtüsü bu süreçle mi çoğaldı? Yoksa türbanlı kadınlar toplumsal olaylarda daha çok var olarak, kamusal alana daha sık çıkarak mı daha görünür oldular? Bana göre muhafazakâr ailelere mensup kadınlar son yıllarda evden dışarıya, kamusal alana çıkmakta kendileri daha istekliler. Yani iddia edildiği gibi, “din siyasallaştı ve türbanlı sayısı arttı” tezi gerçekçi gelmiyor. Bu ülkenin Müslüman bir ülke olduğunu, laikliğin en ateşli savunucularının bile tartışmasız kabul ediyor. Genellikle ülkenin yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu ya da annesinin de başının da örtülü olduğu söylenerek başlanır lafa. Bu kesimlerle ateizmi tartışamazsınız. Ateist sayısı bilinmez. Hepsi ramazanda oruç tutar. Hatta Allah’a, dine, İslamiyet’e kendilerinin daha bağlı ve saygılı olduklarına dair örnekler peş peşe verilir. Kabaca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanan laikliğin bu ülkede nasıl uygulandığını da tartışmak mümkün değildir.

Tüm bunların rahat tartışılamadığı ortamda çok yüzeysel ön kabullerle meselenin kör dövüş haline getirilmeye devam edilmesi de kolaydır. Başörtüsünün kamusal alanda görünmesinin şeriat tehlikesinin temel göstergesi olarak gösterilmesi ve diğer unsurların görünmemesi ciddi bir tehlikedir aynı zamanda. Yönetme iddiası olan ve anayasası da olan şeriat sistemi şüphesiz kabul edilemez bir sistem. Özellikle kadınlar açısından. Kadın haklarını yerle bir edecek bir sisteme karşı kadınların ortak bir duruş göstermesi gerekir. Ancak buradaki önemli çelişki, dindar kadınların şeriatla ilişkisi ve bu kaygıyı taşıyan laik kadınları rahatlatacak bir politika ve söylemin olmamasıdır.

Başını örten tüm kadınların şerî sistem içinde yaşamak istediklerini ve bu sistem için hazırlık yaptıklarını söylemek mümkün değil; ancak şeriat konusunda söylemlerinin netlikten uzak ve açıklayıcı olmaması bu kaygıyı besleyerek büyütmekte. Zor bir durum. Böylesi bir konuda açık konuşmak, hem toplumsal açıdan hem de radikal kesimlerin tepkisini kestirememek açısından tehlikeler içeriyor. Gonca Kuriş, yürekli öne çıkışıyla umut verici olmuştu. Ama sonu, aynı oranda caydırıcı oldu. 

Türbanın sembol olması meselesi de bu noktada düğümleniyor. Yani bu kadınlar, asıl amaçları olan şeriata mı ulaşmak istiyorlar, yoksa muhafazakâr bakış açıları ve inançları yüzünden mi örtünüyorlar? Türkiye’de bu, toplumsal olarak bir ikna süreci istiyor. Zaman istiyor. Dindar kesimlerin toplumu bu noktada ikna etmesi gerekiyor. Galiba en önemlisi de başta askerler olmak üzere, sistemin yürütücüleri olan kurumların, dindar kesimi bir şeriat tehdidi olarak topluma sunmaktan vazgeçmeleri gerekiyor.

Ancak şeriat korkusu öyle bir korku ki, yüreklere çok derin nakşetmiş. Bu korkudan beslenen CHP gibi partilerin varlık nedeni bu korku. Seçim zamanlarında oy istemek için evleri gezmeye başladığınızda, en çarpıcı hissedilen durumdur. Bu korku yüzünden, istemese de oyunu CHP’ye veren insanları aksine inandırmanızın kolay olmadığını daha iyi hissedersiniz böylesi dokunmalarda. AKP’nin iktidarı bu anlamda toplumdaki o derin kaygının azalmasında olumlu rol oynadı. Yani iktidara geldiler ama şeriatı getirmediler.

Türkiye’de hükümetlerin sistemin diğer unsurları yanında ne kadar işlevsiz olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Değil şeriatı getirmek, türban mağdurlarının mağduriyetlerini giderecek tek bir adım bile atılamadı. Başbakan eşi de olsan hangi kapıdan içeri girebileceğine başkaları karar verdi. Eril siyaset içinde genellikle konu mankeni şeklinde yer alan siyasetçi eşleri gibi bile olamadılar. Konu mankenliğine bile izin verilmedi. 

Esas olarak türban, İslami siyaset içinde de yer alamadı. Partilerin kadın yapılanmalarında, genel çalışmalarda ağırlıklı olarak asıl emeğin sahipleriyken, karar mekanizmalarında ve en önemlisi de seçimlerde başı açık kadınlara yer verildi. Merve Kavakçı’nın arkasında da durulmadı. Son derece ürkek bir duruş gösterildi. Siyasette türbanlı kadınlar kendi sorunlarıyla baş etmeyle yalnız bırakıldılar. Muhafazakârlıkla kadın mücadelesi çok çelişen bir durumken, sistemin yarattığı engeller bu çelişkileri biraz daha derinleştirdi.

Başörtülü kadınların söyledikleri bir şeye katılıyorum; ”Bu bez benim özgürlüğüm”. 3 Kasım seçimlerinde Ankara’nın Keçiören semtinde kara çarşaflı kadınlarla toplantılar yapmıştık. Çıktığımda türbanın ve pardösünün kadınların yaşamında ne kadar önemli bir aşama olduğunu fark ettim. Kara çarşafla başörtü arasında çok önemli bir fark vardı. Kara çarşaflı kadının ve içinde yaşadığı çevrenin kadın algılayışı, kadının evin içinde bile hareketliliğini sınırlıyor. Gözlerin ferinin söndüğünü görebiliyorsunuz. Dış dünya ile temas tamamen erkeğin denetimi altında. Hani bedensel sakatlığınız olurda bir yerden bir yere giderken mutlak bir yardıma ihtiyacınız olur, onun gibi. Erkek olmadan dışarıya adım atmak mümkün değil…

 Oysa başörtü ve pardösüyle okumalarına, sokağa çıkmalarına, işe girmelerine izin verilen kadınlar yaşama dahil olabiliyorlar. Aileleri bu anlayışta olmazsa birçoğu belki de örtünmeyecek. Ama örtünerek de olsa kamusal alana çıktığı için yaşama dahil olabiliyor. Bu bir aşama. Ve olumlu bir aşama. Bu anlamıyla başörtüsünün, İslamiyet’in modern yüzü olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Siyasette semboller, siyaset yapmayı kolaylaştıran unsurlardır. Renkler, bayraklar, sloganlar ve liderler… Belki de liderlik en temel semboldür. Kadınların siyasette sembol haline gelmesi ise bana göre en az yaşanan bir durumdur. Türbanları için mücadele veren kadınların üzerinden siyaset yapıldı. Ama kadınlar, kendilerini zemin olarak sunmak için kamusal alana çıkmadılar. Bu siyaset aynı zamanda onlara yaşamlarının önünü açacak bir fırsat sundu. Üstelik kadınlar bu konuda büyük bedel ödediler.

Tartışmayı, bazı konuları birbirinden ayırarak yürütmekte fayda var; İslamiyet’teki cinsiyetçilik ve bunun toplumu germeden nasıl tartışılacağı… Ki bu, çok zorlu bir konu ve oldukça uzun bir süreç istiyor. Ancak başlarındaki örtüyle kamusal alana katılmak isteyen kadınlar biraz daha farklı ele alınmak zorunda. Yaşadıkları antidemokratik baskıları yaşayarak öğrenen bu kadınların, ülkenin genel demokrasisini ne kadar algıladıkları ve tavır gösterdikleri henüz tartışılamıyor bile. “Şeriat gelirse bütün kadınların başları zorla örtülecek ve bu kadınlar o zaman bizim açık başımızı örtmek için görev alacaklar” şeklinde bir ön kabulle hareket etmek, empatiyi en baştan engelliyor. Hattâ tamamen yok ediyor.

Amargi Dergi – Sayı:1 syf:54

Scroll to Top