ŞİDDETLE YÜZLEŞMEK!   

Şiddetin hayatın her alanında, çoğaldığı, çeşitlendiği ve adeta sıradanlaştığı günümüzde “kadına yönelik şiddeti” ayrıca konuşmak, özellikle sol cenahta tepkiyle karşılanıyor. Öteden beri var olan bu tepkinin altında kadın meselesine bakış açısının hala eskisi gibi olmada ısrarı yatıyor. Hemen sorulan soru şu; neden kadına yönelik şiddeti ayırıyorsunuz? Verdiğimiz yanıt ise çok basit ve anlaşılır ama bir türlü anlaşılmıyor. Yanıt şu; “kadınlar, sadece kadın oldukları için” diğer tüm şiddet türlerinin dışında ayrıca şiddete maruz kalıyorlar. Kadınlara sadece kadın oldukları için şiddet uygulayanlarsa yüzde 95 oranında erkekler.

Kadına yönelik şiddete buradan bakmak ve politika üretmek gerekiyor. Üzerimize hiç alınmadan, bizim dışımızda “geri” insanların uyguladığı ve yaşadığı bir olgu olarak görmeyi sürdürmek ise ciddi bir aymazlık. Zira şiddetle daha yakından uğraşmaya başladığınızda sadece “geri” insanlara mahsus olmadığı ortaya çıkıyor. Toplumların insanca bir yaşama kavuşmasını ön gören ideolojinin sol ideoloji olduğuna inanlar olarak kadına yönelik şiddetle yüzleşmeyi öncelikle solcuların yapması ise doğal bir beklentimiz.

Demokrat, devrimci ve sosyalist erkekler bu konuda üstlerine hiç laf kondurmamaya devam ediyorlar. Şiddet türleri içinde en görünür ve bilinir olan fiziksel şiddeti aile içinde kadınlara uygulamamakla övünmeyi sürdürüyorlar. Ki bu da çok gerçek değil. Ancak psikolojik, ekonomik ve sözel şiddetin ne kadar sıklıkla uygulayıcısı olduklarıyla yüzleşmiyorlar. Karma kurumlar içinde yoldaşları olan kadınlara yönelik eril tutumlarından ise hiç mi hiç bahsetmiyorlar.

Bu tutum, karma örgütlerde büyük bir sabır ve emekle mücadele sürdüren kadınlar açısından çok zorlayıcı oluyor. Sol kültür içinde öncelik sıralamasında kadın meselesi hep bir adım geridedir. Bunun temel gerekçesi de, devrim yapıldığında, sosyalizm veya demokrasi sağlandığında kadın meselesi de çözülecektir. Oysa Sosyalizmin uygulandığı, demokrasinin önemli ölçüde yerleştiği ülkelerde de kadın sorunlarının ve bunun en önemlisi olan kadına yönelik şiddetin tükenmediğini hepimiz biliyoruz.

Bu zorlu mücadeleyi karma örgütler içinde kadınların özgün yapılar oluşturarak sürdürmesi önerilen ve uygulanan bir durum. Bağımsız kadın örgütlenmeleri ise sorunun çözümünde daha büyük ve hızlı adımlar atılmasını kolaylaştırıyor. Burada önemli olan karma örgütlerdeki kadınlarla bağımsız kadın örgütlerindeki kadınların daha çok iş birliği yapması, deneyimlerini ve birikimlerini paylaşmasıdır. Bu işbirliği ülkemizde uzun yıllardır sürdürülmeye çalışılıyor ve önemli kazanımlar elde ediliyor.

Bir başka sorunda; kadın kurtuluşunun, özgürlüğünün temel felsefesi olan Feminizm ile solun hala barışık olmamasıdır. Feminizmin, sınıf hareketini bölen, tehlikeli bir ideoloji olarak algılanılıyor olması, üstelik anlamaya, empati kurmaya ve öğrenmeye yönelik çabaların çok yetersiz olması da bir sorun olarak önümüzde duruyor. Memleketin kocaman meseleleri arasından kadın sorunu daha sonra çözümlenecek bir sorun olarak bir yere ayırmak yerine galiba feminizmin ön gördüğü gibi her meselenin altında ataerkilliğin yattığını fark etmek en acil olanı.

İki yıl önce Ankara’da bir grup kadın bir araya geldiğimizde şiddetle daha yakından ilgilenmemiz gerektiğini düşündük ve KIRK ÖRÜK’ü kurduk. Çoğumuz uzun yıllar sol hareket ve Kürt siyasetinde verdiğimiz mücadele içinde deneyimler kazanmıştık. Bağımsız, kendi sözümüzü söyleyeceğimiz bir oluşumu emekle kurarken hepimiz tek tek ezberlerimizle de yüzleştik ve yüzleşmeye devam ediyoruz. Kadın sorunun evrenselliğini bilerek yola çıktık. Bu bildiğimizi sandığımız evrensellik asıl şimdi şiddetle uğraştığınızda daha somut bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Şiddete uğradığı için kurumunuza gelen başörtülü bir kadın, bir polis eşi, milliyetçi veya sosyalist bir kadınla yüzleştiğinizde tüm “izim” lerle ilgili duygularınızı, ön yargılarınızı bir kenara koyup kadın yüreğinizle baş başa kalıyorsunuz. Üstelik tam da bu noktada etnik kimliği, dili, dini hiç önemli olmuyor.

Öteden beri yoksulluğun en büyük şiddet olduğunu da biliyorduk. Ama çok ince bir çizgi olarak şiddetin sadece yoksul kadınların bir sorunu olduğunu sanıyorduk. Eğitim görmüş, ekonomik bağımsızlığını kazanmış kadınların kurtulacağını temel öngörü olarak sunan Kemalizm’den ne kadar inkâr etsek de etkilenmiş olduğumuzu yine bu yüzleşmelerde fark ediyoruz. Çünkü karşımıza varlıklı ve yüksekokul bitirmiş, çalışan kadınlar da sıklıkla çıkıyor.

Bir başka ezberimiz, şiddetle baş etmenin kolay bir şey olabileceği üzerine. Kendinize asla dayak atılmasına izin vermeyeceğiniz üzerinden kurguladığınız dünyalar yıkılmaya başlıyor. Çünkü her kadının şiddetle baş etme becerisi birbirinden çok farklı. İçinde bulunduğu tüm koşullar üzerinde tek tek düşünmeyi öğreniyorsunuz. Üstelik tek şiddet türünün fiziksel olmadığını, yıllardır demokrat ve mücadele içinde yer almış ailelerden gelmenin gizlediği diğer şiddet türlerinden ne kadar çok nasibinizi aldığınızı fark ediyorsunuz.

Başından beri öğrenmek üzere yola çıkan, asla öğretici konumda olmamayı hedefleyen bir grup olarak kadınlarla her karşılaşmada, özellikle mahalle çalışmalarında ne kadar çok şeyi bilmediğimizi fark ediyoruz. Ya da diğer kadınların ne kadar çok şeyi bildiklerini. Kısaca yaşadığımız deneyim son derece öğretici. Bireysel öğrenmeler dışında bir kez daha devletin kadına ve sorunlarına karşı gösterdiği duyarsızlığı da daha yakından görüyoruz.

Muhafazakâr bir partinin tek başına iktidar olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Muhafazakâr anlayış adı üstünde önce aileyi, bunun içinde kadını muhafaza eder. Denetler ve sürekli kontrol altında tutar. Tüm muhafazakârlığına rağmen Türkiye kadın hareketinin yıllardır verdiği ve AKP içinde de çok sayıda kadının verdiği mücadele ile kadına yönelik şiddetle ilgili “hiçbir şey yapmamak” dan öte bazı şeyler de yapılmaya çalışılıyor. Bunda AB’nin dayattığı zorunluluklarda etkili oluyor.

Ancak AKP’nin alt yapısında demokratik algılayışın olmaması, güçlü bir ataerkil zihniyete sahip olması çabaları kısırlaştırıyor. Örneğin şiddete ilişkin geçici özel önlemlerin başında yer alan ve tüm dünyada adı “sığınak” olan mekânların adı “kadın konuk evi” olarak değiştiriliyor. Sayısal yetersizliği temel bir sorun olarak devam ediyor. Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da sadece 16 kadın alabilen bir sığınak var ve sıklıkla başvuran kadınlara “yer yok” deniliyor. Üstelik bu cümleyi, çaresiz bir şekilde canını kurtarmak için kurumumuza başvuran kadınlara biz de söylemek zorunda kalıyoruz.

Üstelik kadınlardan sorumlu Bakanın basına her çıktığında sayısını daha fazla olarak söylediği sığınakların, koşulları sivil kadın örgütleri tarafından da bilinmezliğini sürdürüyor. Son olarak sayısı 30 olarak açıklanan sığınaklar şiddete maruz kalan kadınların önce can güvenliğini sağlamak, daha sonra fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklarını tedavi edeceği yerler olmalıdır. Bundan sonra yapılacak olan ise şiddetle kaybettiği öz güveni kazanacağı, yaşama tekrar tutunabilecek becerileri elde edebileceği imkânlara kavuşturmaktır. Ancak bu ihtiyaçları giderilebilirse yeniden yaşama “merhaba” diyebilir. Ne yazık ki mevcut sığınakların bu koşulları sağlamaktan oldukça uzak olduğunu da biliyoruz.

Fiziksel şiddetin en bilinir ve görünür olanı ise namus gerekçesiyle işlenen cinayetler. Medyanın da çabalarıyla bu cinayetlerin tamamı Kürtlere mal edilmiş durumda. Namus kavramı kadının ikincil görülmesi ve kendi bedeniyle ilgili söz sahibi olmaması ile yani ataerkil zihniyetle direk ilgili. Doğru yaşanamayan cinsellik ve bu konudaki tabular da cinayetleri besliyor. Feodalizmin güçlü olduğu, gelenek ve göreneklerin yoğun yaşandığı ve toplumun tamamının uyarak yazılmamış yasalara dönüştürdüğü toplumlarda daha sıklıkla işleniyor.

 Meseleye sosyolojik bir açıdan baktığınızda Kürtlerin yaşadığı coğrafyada bu kuralların daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Uzun yıllardır sürdürülen bilinçli politikalarla memleketin doğusu ile batısı arasında derin gelişmişlik farkı yaratanları görmeden, “Kürtler bununla uğraşsınlar, işte gerçek sorunları budur.” demek ayrımcı hatta faşizan bir bakış açısıdır. Öte yandan Kürtler adına politika yapanların da, “böyle bir şey bizde asla yaşanmıyor” demeleri de ayrı bir milliyetçi yaklaşımdır. Namus gerekçesi ile işlenen tüm kadın cinayetleri hepimizin sorunudur. Üstelik dünyanın her yerinde dolayısıyla Türkiye’nin tüm bölgelerinde yaşanıyor. Belki daha az sıklıkla, belki daha inceltilerek. Hatta adına “aşk cinayetleri” diyerek. Bu cinayetleri işleyenler sevdikleri için işlediklerini iddia ediyorlar. Bu ölümcül sevginin, kadın bedeni üzerindeki tahakküm anlayışının yarattığı kadın katliamları ancak birlikte, sabırla ve inatla mücadele etmekle sona erdirilebilir. En azından azaltılabilir.

Okurların ağırlıkla sol dünya görüşüne sahip olduğunu varsayarak yazmaya çalıştığım bu yazıda sözümü daha çok solculara söylemek istedim. Çünkü toplumu değiştirip dönüştürme iddiası taşıyan bir bakış, değişim ve dönüşümü kendisinden başlatmak zorundadır. Şiddetle ilgili istatistikler vermemeye de özen gösterdim. Bu konuda yapılan istatistikler son yıllarda artmaya başladı. Her biri bir fikir vermekle birlikte bazı çelişkileri de içinde barındırıyor. Devlet kaynaklarının yaptırdıklarında şiddet oranları daha düşük gösterilirken bağımsız oluşumların ortaya çıkardığı sonuçlar çok daha yüksek. Şiddetin boyutlarını anlamak için çıplak bir gözle etrafınıza ama önce çocukluğunuzdan başlayarak evinizin içine bakmak yeterli.

Şiddetin ana şalteri evlerden geçiyor. Şiddet aynı zamanda bir güç ve iktidar ispatlaması. Güçlü güçsüze şiddet uyguluyor. Konumuz kadına yönelik olduğu için diğerlerine değinme fırsatı olmadı. Ama güç söz konusu olduğunda kayınvalidenin geline, annenin çocuğa, gencin yaşlıya, öğretmenin öğrenciye, işverenin işçiye uyguladığı şiddeti de konuşmak gerekiyor. Sürekli birbirini besleyen ve üreten şiddet biçimlerinin üretildiği evlerimize ise artık dokunmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Aile içi şiddet kamusal bir sorundur. Hepimizi, geleceğimizi ilgilendiriyor. Müdahale etmek için bizi caydıran “aile sorunu” olmaktan çıkalı epeyce bir zaman oldu.

Fatma Nevin Vargün

KIRK ÖRÜK Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Kooperatifi Kurucularından

Birgün Gazetesi Kitap Eki

Scroll to Top