Önemli gün ve haftalar, daha ana sınıfından başlayarak yaşamımızın bir parçası haline geliyor. Demokrasi mücadelesinde de; insan hakları ihlali ve mücadelenin önemli dönüm noktalarını simgeleyen günleri ve haftaları hatırlamayı, etkinlik düzenlemeyi bir görev olarak algılıyoruz. Şüphesiz bu yanlış bir algı değil. Ancak hem enternasyonal anlamda günlerin olması, hem de Türkiye gibi her gün yeni bir vaka yaratan bir ülkede bu günlere yetişmek çok zorlaştı.
Günler böylesine sıklaşınca örgütlü yapılar bu anmalara yetişmek için, diğer çalışmalarını askıya almak ve kutlamaları da adeta bir rütuna bindirmek zorunda kalıyorlar. Haliyle ayrışıyor da. 8 Mart ve 25 Kasımlar kadınlara, 1 Mayıs emek örgütlerine, Newroz Kürtlere, Çernobil çevre örgütlerine gibi. Sorunun esas sahibinin sorumluluk alması doğru ama bunun dışında kalanların aynı oranda hissetmemesi yanlış olarak devam ediyor.
Yapılan etkinlikte özellikle katılım yüksek olmuşsa huzur içinde görev tamamlanmış oluyor.
Bir önceki yıllarla karşılaştırılıyor ve bu rahatlama daha da pekişiyor. Bu durum, İnsan hakları mücadelesinde önderlik yapanlar ve aynı düşünceleri paylaşanlar için son derece değerli bir moral ve güç alma durumu. Ama sanki mücadele etme alanımızı, sorumluluklarımızı günlerle, haftalarla sınırlıyor ve vicdanımızı rahatlatıyoruz. Toplumun algısının hangi noktaya geldiğini sorgulamıyoruz.
Siyasi bakış açısı ve memleketin temel çelişkileri sivil örgütleri ve tek tek bireyleri etkiliyor ve yönlendiriyor. 25 Kasım uluslararası kadına yönelik şiddetle mücadele gününün yıldönümü daha dündü. Feminist bakış açısına sahip kadın örgütlerinin ilk başta sahiplendiği, emek eksenli ve insan hakları temelli örgütlerin de önemsendiği bir gün olarak etkinliklerle anıldı. Ama yine karma örgütlerde erkeklerin ilgilenmediği, sosyal demokratların dönüp bakmadığı bir gün olma özelliğini sürdürdü.
Şiddetin temelini oluşturan aile içini mercek altına almak demokrat ve devrimci erkeklerinde hoşlanmadığı bir konu olmayı sürdürüyor. Çünkü bunun için önce kendi “erkeklik” algılamalarıyla yüzleşmek zorundalar. İnsanın kendisi ile yüzleşmesi çok acıtıcıdır ve zordur. Muhafazakâr kesimler ise fiziksel şiddetle mücadele etmeye başladılar ve bundan kadını ürkütmemeyi evden kaçırmamayı hedefliyorlar. İsyan eden ve evden giden kadının aileyi parçalayacağı ve dolayısıyla toplumun dokusunun bozulacağını fark etmiş durumdalar.
Sosyal demokratların ise diğer tüm konularda olduğu gibi bu konuyu da fark etmek gibi bir çabaları yok. Bu kesim memleketin tüm sorunları karşısında derin bir uyku halini sürdürüyor. Kürt milliyetçi ve elit erkekleri ise hala “aslında bizim geleneklerimizde kadınlara çok değer verilir” iddiası ile oyalanıyor. Değer verilen kadınların genellikle altmış yaş sonrası olduğunu ısrarla atlayarak. Üstelik savaşın yeniden canlanmasını aile içi ile uğraşmayı ötelemede iyi bir gerekçe olarak göstererek cinsiyetçi şiddetle yüzleşmeye niyetleri yok.
Geçen haftaki yazımda Yeşim Arat ve Ayşegül Altınay’ın bir araştırmasından bahsetmiştim.
Bu araştırmanın önemli bir sonucunu aktarmayı unutmuşum. Araştırmaya göre her üç kadından biri fiziksel şiddete uğruyor. Bu oran son derece önemli bir oran. Yani kadına yönelik şiddet biz kadın hakları savunucularının abarttığı bir mesele değil. Üstelik bu oran, tüm dünya görüşlerini de içine alıyor. Sosyalistleri, devrimcileri, demokratları da kapsıyor. Şiddetin tüm kaynağını devlete yüklemek yerine bu devleti yaratan bireylerin aile içinden gelen şiddet sarmalını irdelemek çok daha çözümleyici olacak. Buradan da ataerkilliğe kolayca gelinir. Temelde ataerkilliğin uğraşılması gereken temel olgu olduğu ortaya çıkar. Bunu çok sık tekrarladığımızın farkındayım ama tekrarlamaya mecburuz. Çünkü şiddete alıştık ve daha yüzleşmeye başlamadık.
