Özel yaşamımızda etkilendiğimiz kadınları düşünürken hepimizin aklına ne çok isim gelir. Ama galiba en etkili olan çocukluk dönemimiz. Ya da benim için öyle. Kadın doğduktan sonra kadın olma evresi çok uzun, çok yavaş ilerleyen bir süreç. Bazılarımız için hiç tamamlanamayan, bazılarımız içinse hep öğrenilen, fark edilen…
Çocukluğumuzun televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ürünlerin olmadığı bir döneme rast gelmiş olması belki de bir şans. Radyonun içine o kadar çok insanın nasıl sığdığını düşünmeyi şimdi tebessümle hatırlıyor olsak da çok keyifliydi. O kutudan yayılan tangolar benim çocukluğumun kadınını hemen harekete geçirirdi. “Sevdim genç bir kadını” nağmeleri odanın içine dolduğunda, o elindeki işi derhal bırakıp en yakınındaki sandalyeyi kaptığı gibi dans etmeye başlardı. Bir erkek yerine tahta bir sandalye ile dans etmeyi bu derece zevkle yapabilen başka bir kadın tanımadım henüz.
Kalabalık ve kadınların çoğunlukta olduğu bir ailenin hiç evlenmemiş en büyük kızı. Ailenin bütün çocuklarına isminin sonuna “teyze” sözcüğünü ilave etmeyecek yakınlıkta. Ama galiba bir o kadar da uzakta. Neden evlenmemişti? “Kısmeti” çıkmadığından değildi. Halâ gizemini koruyan ve teyit edilmemiş bir aşk öyküsü fısıldanırdı. Ama evlenmemiş olması bir kusur kıvamındaydı.
Bizim kuşağımız kadın olmayı, kadın olarak ezilmişliği fark etmeyi kadınlardan öğrenmedi aslında. Erkekler tarafından yaşatılan herhangi bir şiddet türüyle fark ettik. Ailedeki kadınlar ise sürekli toplumsal cinsiyetçi rollerimize boyun eğmemizi telkin ettiler. Solculukla tanıştığımızda ise devrimin bu sorunu çözeceğine inandık.
Ancak kadınlar olarak deneyimlerimizi ve yaşadıklarımızı gerçekten konuşmaya başlayınca cins bilinci, dayanışması ve buna karşı mücadelenin gerektiğini fark ettik. Ben de feminizmi bunun için sevdim. Bu konuşmayı başlattığı, kolaylaştırdığı ve bunu konuşabilen kadınları çoğalttığı için.
Bütün bunları çok geç fark ettiğim için o kadınla, Meloş’la konuşmayı başaramadım. Aklıma bile gelmedi. Bahçenin içinde oynayacağımız tiyatronun ezberlerini yaparken, kostüm ve dekorları bulurken, mahalleden daha çok kişinin izlemeye gelmesini sağlarken bunu bu kadar ciddiye almış olmasının sebebini soramadığım gibi.
Annelerin hep çok işi olur bu nedenle evlenmemiş teyzeler çocuklarla ilgilenir diye düşünürdük. Büyükler ise evlenmemiş bir kadının gerçek hayatı tanımadığı, acılarla tanışmadığı için çocuk yanları kaldığı bu nedenle çocukların dünyasına daha çok girebildiği savını ileri sürerlerdi.
Memleketin bir bölümü, cinsiyete dayalı rollerin daha keskin yaşandığı bir toplumdan daha faklı bir topluma evirildi. Bakire teyzelerin şefkat ve ilgisi yerine annelerin daha ilgili olduğu bir dönem şimdi. En azından feminizmle tanışan, kadın özgürlük mücadelesine inanan ya da kadın olarak ezilmiş olmanın farkına varan kadınlar, kızlarını daha farklı yetiştirmeye çalışıyorlar.
Hayatı boyunca sigara, içki içmemiş olmasına rağmen zor bir hastalıkla yaşamını yitirdi. Ölürken o güzel şarkılar, tangoların sözcükleriyle sitemlerini iletti. Tüm iddialara inat evlenmediği için mi o kadar mutluydu? Keşke kadın kadına konuşabilseydik.
Amargi Dergi – Sayı:10 syf:44
