Davul zurnayla gönderilen oğlun bayrağa sarılı tabutla geri gelmesi şehitlik mertebesine ermiş olduğunu gösteriyor. Yıllardır televizyon ekranlarından hepimizin evlerine giren bu kısa anlarda; ana-babalar, oğullarının böyle bir mertebeye ermesinden duydukları kıvancı dile getirdiler. Gözyaşları içinde de olsa “vatan sağ olsun, diğer evladımı da vatan için veririm!” sözleri hepimizin kulaklarından girip yüreğimizin süzgecinden geçti.
İç geçirip bu acının büyük olduğunu, zor katlanılır bir acı olduğunu düşündük. Ama büyük çoğunluğun bu acıyı akıl süzgecinden geçirdiği söylenemez. Eğer bu başarılsaydı neden bu gencecik çocukların şehit olmak zorunda kaldıklarını düşünür ve gerekçesi araştırılırdı. Gelenek ve görenekler erkek olmanın ilk adımını sünnet olmakta görür. Asıl büyük adım ise asker olmaktır. Erkek olmanın öğrenileceği bu görevde ölmekte vardır.
Yoksulun çocuğuna işte bu en önde ölünecek görev düşer. Köyünden, kasabasından çoğu zaman okuma yazmayı bilmeden gelir ve alır eline silahı. Komutanlarının gözüne girmek için elinden geleni yapar. “Vatanı bölmek” isteyenlere karşı vatanı korumakla yükümlüdür. Karşısındakinin aslında aynı vatanı paylaştığı kardeşi olduğu gerçeğini aklına hiç getirmez.
Tabutları geldiğinde yoksulluktan iki büklüm olmuş anaları, babaları kocaman bir törenin içinde bulurlar kendilerini. Yüreklerinde isyan olsa bile ne haddinedir bağırmak, itiraz etmek. Yaşamları boyu böyle bir hakları olduklarını hiç bilmemişlerdir, cesaret bile edemezler. Hem şehit maaşı bağlanacaktır, belki yüklüce toplu bir ikramiye, üstelik öbür oğlu aile şehit verdiği için askere alınmayacaktır. Toplum içinde artık bir mertebeleri de vardır. Şehit ailesi olmak öyle herkese nasip olmaz. Yalnız kaldıklarında yaşadıkları acıya o kalabalıklar, slogan atıp, alkış tutanlar şahit olamaz. Televizyon ekranlarında izleyen büyük çoğunlukta.
Birkaç gün önce bu ezberi bozan bir şey yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren bir asteğmenin anne ve babası gerçek duygu ve düşüncelerini korkusuzca haykırdılar. Ne medyanın, ne devlet ve askeri erkanın varlığından korkmadan. Tek çocuklarına emek verip en iyi okullarda okutmuşlardı. Her zaman ölüp giden askerlerin ailelerinden farklı olan bu ailenin acısı farklı değildi. Ama sınıfsal konumları, eğitim düzeyleri, bilinçleri farklıydı. Tepkileri de aydın tepkisi oldu ve bugüne kadar olmadığı kadar önemli bir etki yarattı.
Dağlarda isyanlarda olanlar da yoksul ve emekçi Kürtlerin çocukları. Kürt egemenlerinin, zenginlerinin çocukları değil. Türkiye’nin en yoksul kesimi olan Kürtlerin egemenleri çocuklarına basına yansıyan düğünler yapmakla meşguller. Kitlesel açlık çeken halkına inat yerlere dolarlar saçıp, gelinin boynunu neredeyse kıracak kıvamda altınla donatıyorlar. Bu acımasız savaşta ölen yoksul Kürt gençleri de “şehit” mertebesine yükseliyorlar. Önemli bir farkla. Kürt şehitlerinin cinsiyeti sadece erkek değil. Çok sayıda kadın da yaşamını yitiriyor.
Şehitlik, ölümün en kutsanmış hali. Ve aynı zamanda sınıfsal bir mesele. Savaş denilen vahşet yoksulların çocuklarının birbirlerinin öldürmesi üzerinden yürütülüyor. Önde cenk edenler tarih boyunca yoksul ve ötekileştirilmişler oluyor.
Demokrasi ve özgürlük için, devrim ve sosyalizm için ölenlerde şehit olarak kabul görüyor.
İnsanlık adına güzel amaçlar adına da olsa ölümün kutsanması bu yüzyıla yakışmıyor. Kutsal olan yaşam ve yaşamın kutsallığı için barışı, hep barışı savunmak gerekiyor.
