Şu anda yaşadığımız ortam, savaşın dayanılmaz ağırlığını hissettiğimiz bir ortam. Savaşı bu kadar isteyen bir toplumun başka şeyleri konuşması mümkün değil. Gelinen nokta itibariyle de konuşamıyoruz, tartışamıyoruz. Etrafı linç kokusu sarmış. Ya savaştan yanasın ya da vatan hainisin.
Özellikle Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı yerlerin dışındaki yerler daha tehlikeli. Metropollerde bir arada yaşayan mahalleler tehlike altında. Otobüste Kürtçe konuşan vatandaşlar seslerini iyice alçaltıyorlar. Türk komşular, Kürt komşulara selam vermekte bile isteksizler. Üstelik sadece Kürtler açısından değil, farklı olman yeterli. Öylesine bir kuşatılmışlık var ki, doğru düşünenler büyük bir “azlık” hissiyatı içinde.
Böyle bir ortamı bir kere daha yaşamıştık… Abdullah Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde de benzer bir ortam yaşanmıştı. Ama bu seferki daha farklı özellikler taşıyor. Son 8-9 yıl içinde halklar arasındaki kardeşlik duyguları büyük zede almış görünüyor. Çok yaralanmışız. Bu yaralanmayı sadece Kürtler açısından değerlendirmekte çok eksik olur. Türkler de, bu ülkede yaşayan herkeste yaralı.
Gencecik çocuklarının peş peşe topraklara gömülmesi önemli travmalar yaratıyor. Üstelik bu kadar uzun yıllardır süren, bitiyormuş gibi olup yeniden alevlenen çatışma ortamının top yekun savaşa dönüşmesi isteği hakim oluyor git gide. Yani ne olacaksa olsun! Ama bitsin artık bu iş şeklinde. Oysa Ortadoğu’da patlak verecek yeni bir gerilim insanlığı onlarca yıl geriye çekecek. Kimse bunu hesaplamıyor. Savaşın çirkin yüzünü konuşamıyoruz.
Siyasiler bir ezberi sürdürmekte ısrar ediyorlar. Üstelik bu ezber karşılıklı sürüyor. DTP sıkıştırılıyor. Eski ezber daha güçlü olarak geri geldi ; “terörist de! Kına!”. Onlarda başka bir ezberi sürdürüyorlar. “Biz barış istiyoruz! Akan kan dursun!”. Tamam da barış nasıl bir barış? Sorunun çözümü için somut talepler neler? Ayrıca neden bu kadar ezik duruluyor. Haklı noktalardan güçlü bir karşı duruş, hani daha yiğit bir duruş gerekmiyor mu?
Dağdakilerin silah bırakması, koruculuk sisteminin kaldırılması, boşaltılan köylerin tazminat hakları gibi önermeler sorun çözüldükten sonra yapılacak daha teknik işler. Bunlar sorunun çözümünü sağlayacak önermeler değil. Son yıllarda Kürtlerin ne istediği net okunmuyor. Her kesin birbirine sorduğu en somut soru; Kürtler ne istiyor? Türkiye’yi bölmek ikiye ayırmak istemediğinin biraz anlaşılır olabilmesi için daha somut önermeleri net ve güçlü dile getirmek gerekiyor.
Yani nasıl bir idari yapılanma olursa Kürtler daha mutlu olacak? Örneğin valilerin seçimle iş başına gelmesi Kürtler adına siyaset yapanlar tarafından konuşulmuyor. Anayasa’da yapılması istenen değişiklikler doğru düzgün yazılarak ortaya çıkarılmadı henüz. Eğitim mi? Öğretim mi istendiği belli değil. Yerel yönetimlerin yetki alanları için istenenler tek tek sıralanmadı. Daha somut talepler güçlü bir şekilde savunulursa Türkiye kamuoyu da korkularından biraz olsun arınabilir. En azından somut üzerinden daha tutarlı bir tartışma yapılabilir.
Emperyalist güçlerin işin içinde olduğu, herkesin başka bir emeli olduğu gerçeği de var.
Ancak topu hep o tarafa atarak sorunun çürümesine ve insanların daha fazla acı çekmesine izin vermemek de mümkün. Dünya tarihi, halkların birleşince emperyalistleri yendiği birçok örnekle dolu. Her gün bir ya da iki askerin yaşamını yitirmesi küçük haber niteliği oluyor. Ama toplu ölümler uyuyan devi uyandırıyor. Bu ikiyüzlü tutum düşünmekten kaçan, sorunları konuşamayan bir toplum refleksi ama maalesef gerçek. Barışı savunmak her zamankinde daha zor. Ama savunmak ve çaba harcamak zorundayız.
