SAVAŞ VE BARIŞ GERİLİMİNDE KADINLAR

Şiddet, toplum üzerindeki hegemonyasını sürdürüyor. Hayatın her alanında bir iletişim aracına dönüşmüş şiddettin kadına yönelik olanı bu sayımızın dosya konusu. Üstelik bu sayımız 8 Mart’a yetişiyor. Kadınların özgürlük mücadelesinde bir kilometre taşı olarak bu sayıda kadına yönelik şiddeti konuşmak iyi olacak. Uzun yıllar Kürt siyasetinde yer almış ve Kürt kadın hareketi (Demokratik Özgür Kadın Hareketi) nin içinden biri olarak Kürt kadınlarının şiddetle mücadelesi üzerine bir yazı bu.

Bu girişe kızanlar olabilir. “Kadın sorunu evrensel bir sorun. Dolayısıyla kadına yönelik şiddet de evrensel bir sorun. Şimdi Kürt kadını diye ayırmak niye?” diye sorabilirsiniz. Aslında bu ayırma-ayrışma değil, somut bir gerçek. Ülkemizde ağır bedeller ödenen ve ödenmeye devam eden ve adı hala konulmamış bir savaşın orta yerinde Kürt kadınları, bu ülkede yaşayan tüm kadınlardan daha farklı bir şeyler yaşadı.

Yaşadıklarını çoğu zaman mağduriyet üzerinden dile getirdi. Bu mağduriyetleri görenler oldu. Ama galiba görmeyenler daha fazla oldu. Mağduriyetleri aşarak örgütlenme ve kadın özgürlük mücadelesine katılımda gösterilen çabalar ise hep şiddet sarmalı arasına sıkıştı kaldı. Kürtler, Dünyada kırk milyona yakın nüfusu, üzerinde doğup büyüdüğü toprak parçası ve çok zengin bir dil ortaklığı olmasına rağmen devletleri olmayan ender halklardan.

Bu ülküyle başlayan isyan, ulus devletlerin modasının geçtiği bir noktaya geldi ama yaşanan şiddet içinde ulus olma çabasının en büyük faturasını yine Kürt kadınları ödedi. Bir yandan devletin güvenlik güçlerinin sistemli bir şekilde “ana Kadın”a saldırışını yaşadı, diğer yandan ulusal mücadelede “ana kadının” büyük direnişi teşvik edildi.

Toplumların gelişmişlik düzeyine göre gelenek ve göreneklerin kadın üzerindeki etkileri de değişir. Kürtler hala aşiret düzeni ve büyük aile yapısı içinde yaşamayı sürdürüyorlar. Bu yapılanma kadının konumunda çok daha ağır baskıları içeriyor. En başta mülkiyet hakkı yok. Çok eşlilik kurumsallaşmış ve içselleşmiş. Doğuracağı çocuk sayısına kendi karar vermiyor. Günümüzde önemli ölçüde değişmiş olmasına rağmen, erkeklerin yanında konuşma, yemek yeme, çocuğunu kucağına alma gibi en insanı davranışlar bile genç kadınlara yasaklı.

Kan yerine kız verme. Yani herhangi bir nedenle çıkan bir çatışmada birisi ölmüş ise; öldüren taraf ölen tarafa bir kızı gelin olarak verir. Ya da ismi berdel olan karşılıklı ve rızası olmadan kardeşlerin aynı aileden evlendirilmesi. Gelenek ve göreneklerin kadın üzerindeki böylesine ağır kuralları olduğu bir toplumda aile içindeki diğer şiddet türleri hep saklı kalmayı başardı. Fiziksel şiddet köy ortamında yakın akraba evlilikleri nedeniyle çabuk müdahale edilen bir durumdu. Ensest hala tam konuşulabilir değil.

Savaşların kötü yanlarını konuşmak daha kolaydır ama bazı olumlulukları ortaya çıkarmasını konuşmak çok daha zordur. Bu savaşın ortaya çıkardığı en önemli olumluluk da Kürt kadınlarının aydınlanma sürecidir. Şiddet ortamı içinde gözaltlarında yaşananlar Kürt kadınlarının hayatındaki en zorlu deneyimdi. Eşinin yanında bile soyunmamış kadınlar tecavüze uğradılar. İçlerinde Şükran Aydın(1) gibi yürekli pek çok kadın çıktı. Ama birçoğu yaşadıklarını hiç anlatamadı. Gözaltında yaşadığı taciz nedeniyle eşinden ayrılan, ailesi tarafından dışlanan ne çok kadın oldu.

Bu aydınlanma süreci Kürt kadınlarının siyasette aktif rol aldıkları, kadın özgürlüğü üzerine düşünüp konuştukları ve örgütlendikleri bir süreçtir aynı zamanda. Siyasi partilerde verilen mücadele Türkiye’nin 18 kadın belediye başkanın dokuzunu seçtirebilmek gibi bir sonucu vermiştir. Ama erkek egemenliği ile gerçek bir mücadelenin gerekliliği ile de yüzleşmek zorunda kalınmıştır. Yaşanan savaş, Kürtlerin sosyal dokusunda büyük değişimlere yol açtı. Özellikle zorunlu göçlerle büyük kentlerin varoşlarına sürülen kadınlar inanılmaz şeyler yaşadılar. Bu varoşlarda ve siyaset ile iç içe büyüyen genç kadınlar gelenek ve görenekleri sorgulayabilme yetisine kavuşurken, ulusal mücadelenin tabuları ile büyük bir karmaşayı da birlikte yaşadılar, yaşıyorlar. Şiddetin yükseldiği zaman dilimlerinde kadınlığa dair sorgulama ki bunun başında aile içi şiddet gelir, hep ötelendi.

Aile içi şiddeti konuşmanın, üzerinde çalışma yapmanın bir sapma, davaya ihanet düzeyinde algılaması kadın aydınlanmasını da yarıda kesen unsur oldu. Babaları, kardeşleri, eşleri dağlarda olan kadınların savaş varken kendi ailelerindeki erkeklerle uğraşmaları pek de kolay değildi. Çünkü bu bakış açısı henüz yakalanamamıştı. Şiddet öylesine güçlüydü ki. Ancak silahların sustuğu süreçlerde özgün sorunlarla uğraşma fırsatları oldu.

İşte bu süreçlerde bağımsız kadın örgütlenmeleri kurulmaya başlandı. Hiçbir zaman eril siyaset yapısından tam bağımsızlık başarılamasa da özgün sorunlarla uğraşmaya başlandı. Namus cinayetlerinin sadece Kürtlere mahsus olmadığı bir türlü anlatılamadı ama namus gerekçesi ile öldürülen kız kardeşlerinin cenazeleri omuzlarda taşındı. Bununla feodal algılayışlara kafa tutulmaya çalışıldı. Yerel yönetimlerin verdiği imkânlarla kadınlar için son derece önemli çalışmalar yapıldı.

Tüm bu süreçler Kürtler arasında bazı fırsatları da ortaya çıkardı. Bu, iktidar fırsatıydı. Ve bu iktidar erkeklerin iktidarı oldu. Özgürlük, kadın hakları, demokrasi diyen erkekler iktidarı paylaşmaya yanaşmadılar. Yerel seçimlerde yaşanan tam da buydu. Kürt kadınlarının siyasette verdikleri bu kıyasıya mücadele Türkiye kadın hareketi içinde de görünür olmadı. 

Görünür olmamanın bir yüzü Türkiyeli aydın, demokrat ve sol kesimlerin bu şiddet ortamında yaşadıkları körlüktü. Şüphesiz bu körlük hali kadınları da etkiledi. Yükselen milliyetçilik dalgasından Türkiye kadın hareketi de nasibini almıştı. Ancak aynanın öteki yüzünde Kürt kadınları vardı. Görünür olmamayı, diğer mağduriyetlere de ekleyerek sürdürüyorlardı. Oysa bunun yerine şiddetle daha yürekli bir hesaplaşmaya girmek ve sadece kendi acıyan yanından değil her yerden bakabilmek gerekirdi. İşte bu ikilem, aynı zamanda savaşın ve barışın yarattığı bir gerginlik. Ve bu gerginliğin orta yerinde Kürt kadınları ciddi bir yol ayırımının eşiğinde.

Bu yol ayırımında şiddet sarmalı içinde de olsa bunca yılın getirdiği deneyim ve birikimler ile kadın olma bilincine kavuşmuş, emek vermiş ve bedel ödemiş önemli sayıda kadın aktivist suskun beklemekte. Barışa dair daha doğru bir sözü söyleyememenin sancısını çekiyor. İç demokrasinin gittikçe azaldığı bir yapılanma içinde daha önce fırsat yaratmadığı özel yaşamını kuruyor. Ama içi çok buruk, bir yanı kırık. 

Öte yandan en ufak bir iç eleştiriyi kaldıramayan, sorgulayamayan, verilen görevi alıp sürdürme çabasında olan kadınlar. Hepsi iyi niyetli. Hepsi kendinden çok şey veriyor. Barışı umut ediyorlar ama Simone de Beauvoir’ın söylediği gibi “kadın doğulmaz, kadın olunur”. Kadın olmak, bunun farkına varmak için de cinsiyetçi roller üzerinde daha fazla kafa yormaya ihtiyaç var. 

Kürt kadın hareketi olarak şiddeti henüz konuşamıyoruz. Aile içi şiddeti ise sınırlı bir düzeyde tartışabiliyoruz. Bununla uğraşmak hala hareket içinde “boş oturma” olarak nitelendirilebiliyor. Bunlarla yüzleşmek için geç bile kaldık. Yakın zamanda yüzleş ilebileceğine dair de fazla umut yok. Barış, en kolay şekliyle silahların tamamen susması olarak algılanılıyor. Bu çok önemli ve umarım en kısa zamanda gerçekleşebilir. O zaman Kürt kadınları şiddetle daha rahat yüzleşecek bir zemin bulabilirler.

Amargi Dergi – Sayı:4 syf:26

  1. Şükran Aydın, Derik’te gözaltındayken bir astsubayın tecavüzüne uğradı. Türkçe bilmeyen Aydın, şikâyetini AİHM’e kadar götürdü ve kazandı. Tecavüz İstanbul Çapa Üniversitesi Sinir Hastalıkları bölümünün raporuyla ispatlandı ve devlet suçlu görülerek para cezasına çarptırıldı. Gözaltında tecavüzün uluslararası zeminde ispatlandığı ilk olay olarak tarihe geçti. 
Scroll to Top