Asıl meseleler

Kayseri’de araba çarparak ölen beş küçük çocuğun ardından medya, üzgün surat ifadesi eşliğinde ve acıklı bir şekilde haberi verdi. Ancak birkaç timsah gözyaşından sonra yine unutuldu. Ölen çocuklar, kaza öncesinde aşevinden yere atılan marul yığını arasında yiyebilecek olanları seçiyorlarmış. Tabii ki yoksul çocuklar. Zenginin çocuğu öyle sokaklardan marul falan seçmez. Annesi temiz temiz yıkar, tabağın içinde önüne koyar.

Ölen çocuklar, aynı zamanda göçebe çocuklar. Memleketleri olan Nizip’ten bahar aylarında

Kayseri’ye geliyorlar. Üstelik bunu yıllardır yapıyorlar. Bu vatandaşlar, Romen. Halk deyişiyle Çingene. Büyükleri fabrikalardan atılan atıkları, çocuklarda çöplerden topladıkları karton ve pet şişeleri satarak geçiniyorlar. Kayseri’de terk edilmiş ama hala ev sahiplerinin azda olsa kira aldıkları taş binalarda kalıyorlar.

Beterin beteri var. Öteki olmanın da dereceleri var. Romen halkı tüm dünyanın, hatta ezilen halklarında ezdiği, ötekilediği bir halk. Onlara dair yazılmış birkaç kitap ve film var ama hepimizin fazla kafa yorduğu insanlar değil. Televizyon dizilerine zaman zaman konu olunca hepimiz keyifle izliyoruz. Müzik yetenekleri var. Ölen çocuklar iki aileye mensuptu ve soyadları “Davulcu” ile “Zurnacı” idi. Yani davul ve zurna çalarak da geçimlerini sağlıyorlar. Genellikle yaşadıkları kentin en ücra yerine itelenip, toplumdan tecrit ediliyorlar. Adları aynı zamanda hırsıza çıkmış. Gergin ve kavgacı tanınırlar. Eh… Bu kadar itelenip kakılırsanız olacağı budur. Öylesine parçalanmışlar ve dağıtılmışlar ki… Dünyanın pek çok ülkesinde örgütsüz, kimliksiz yaşayıp gidiyorlar.

Yazımın esas konusu yoksulluk. Yoksulluğun en fazla vurduğu kesim çocuklar. Hepimiz günlük yaşam içinde daraldığımız sorunlar karşısında “keşke çocuk” olsaydık deriz. Çünkü çocukluk, hayatın neşe içinde ve hep güzel yanlarıyla algılandığı zamanlardır. Ama yoksul çocuklar için çocukluk evresi, yetişkinlerin bile kaldıramayacağı bir sorumluluk yükler küçük bedenlerine.

Kürt çocuklarda benzer bir yoksulluğu yaşıyorlar. Diyarbakır sokaklarında çok çarpıcı görünüyor. Adana, Mersin, İstanbul ve daha birçok kentte. Büyük kentler, metropoller yoksulluğun daha acımasız yaşandığı yerler. Toplumsal bağların zayıfladığı, bireylerin sorunlarıyla tek başına kaldığı yerler. Sokaklarda çalışmaya mahkum ettiğimiz bu çocuklar, aynı zamanda her türlü suça yönelmeye açık bıraktığımız çocuklar.

Küçücük yaşta geleceğe dair hayallerini yitiren çocuklar. “Büyünce ne olacaksın?” sorusuna şaşkın şakın bakıp cevap veremeyecek durumdalar. Okumak, meslek sahibi olmak bir anlam ifade etmiyor bu çocuklar için. Zira yoksulluk en süreli şiddettir. Anneden, babadan çocuklara devredilir. Kalıtımsaldır adeta. Yoksulluk geleceğe dair umutsuzluktur. Bireylerde oluşan bu umutsuzluk toplumun umutsuzluğuna dönüşür.

Global emperyalizm, global yoksulluğu yarattı. Dünyadaki bir avuç zengin, milyarlarca insanın yoksulluğu üzerinden zengin oluyor. Yediklerinden arta kalanları sokağa atıyor. Sokaktaki yoksullarda bunları toplarken ezilip ölüyor. Ne gam! Cenaze masraflarını hayırsever belediye karşılamış işte. Belki ailelerin ellerine birkaç kuruş sadaka da sıkıştırılmıştır. Seçimler yaklaştı. Özellikle iktidar böyle yoksulluk manzaralarında bu aralar rahatsız olur.

Yoksulluk bir zehirse, bunun panzehri sol dünya görüşündedir. Çünkü sınıf çelişkisini en iyi çözümlemiş bakış açısıdır. Bu görüşle yarattığı sistemler demokrasiyi içinde barındıramadığından çökmüştür ama sol algı asla ret edilmemesi gereken bir algıdır. Seçimlere çok az kaldı. Sokaklarda marul toplarken ölecek derecede yoksulluğun olduğu bu memlekette hiçbir siyasi parti esas mesele olan yoksulluğun ortadan kaldırılmasına dair bir proje henüz sunmadı. Her kes birbirini korkutmak ve tehdit etmekle meşgul.

Scroll to Top