Kadına yönelik şiddetin irdelenmesi gerektiğini düşünerek fazla üzerinde konuşulmayan ekonomik şiddetle ilgili yazmak istiyordum. Ancak bir haftadır öylesine bir şiddet yaşanıyor ki bu konuyu yazmak içimden gelmedi. Açıkçası, okur kitlesinin politik bir kitle olması ve “şimdi nereden çıktı bu konu” şeklinde bir tepkisinden de kaygı duydum. Kadın meselesi işte böyle bir mesele. Şiddet ve savaş ortamları, konuşulmasını bile adeta bir lüks haline getirebiliyor.
Konuyu değiştirmenin tek nedeni de bu değil şüphesiz. Hiç birimiz huzurlu değiliz. Bu kadar insan ölürken, ortalık bir savaş meydanı halini almışken, çok önemlide olsa başka konulara yoğunlaşmak mümkün değil. Aklınız, yüreğiniz oralarda. Kulağınız, gözünüz medyada haberlerde oluyor. Newroz, bu yıl kazasız belasız bitti. Halk taleplerini demokratik ve gür bir şekilde ortaya koydu derken büyük bir şiddet dalgası oluştu. Üstelik Diyarbakır’dan başladı.
14 PKK’lı gencin ölümü ve kimyasal silah kullanıldığına dair iddialar halkın feveran etmesinde etkili oldu. Ok yaydan çıktıktan sonra da gerisi geliyor zaten. Yerde küçücük bir çocuğun ölü bedenini izlemek, Filistin sokaklarına benzeyen sahneleri görmek gerçekten çok acı veriyor. Ama bu sorunun çözümü ve daha fazla kan akmaması için ne yapılması gerektiği konusunda aynı şeyleri söylemekten de bıkıyor insan.
Üstelik kan gövdeyi götürürken AKP Hükümeti sessiz sedasız. Başbakan konuştuğunda da medyaya sansür gelmesini öneriyor. Olaylar medyadan verildiği için örgüt bedava propaganda imkanı buluyormuş. Aslında bunun tek nedeni, mevcut hükümetin pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da bir politikası olmamasından kaynaklanıyor. Ağustos aylarında yaratılan; “çözüme doğru olumlu bir adım mı?” Sorularını sordurtan girişimlerin altının boş olduğu çok çabuk ortaya çıkmıştı. Bir politika olmayınca da hükümete şaşkınlık ve suskunluk düşer tabii ki…
Uzun süredir bu sorunun devlet tarafından çözülebileceğine inanmıyorum. Devleti ve devleti yöneten mekanizmaları etkileyecek tek unsur bu ülkede yaşayan halkın iradesidir. Bu da sadece Kürtlerle olabilecek bir şey değil. Bu ülkenin tamamında yaşayanların ezici çoğunluğunun Kürtlerin haklı isyanın altında yatan gerçekleri bilmesi, anlaması ve gerçekten inanmasıyla olabilecek bir durum. Yeniden başlayan bu isyan halinin devleti çözüme doğru zorlayacağı tezine inanmak güç. Bunun karşısında askeri gücün arttırılması, zora dayalı politikaların tekrar güçlenmesi daha muhtemel.
İşaretlerde var. Belediye başkanlarının görevden alınmasına dönük girişimler, ROJ TV’nin kapatılması için artan çabalar, evlere yapılan baskınların hızla artması, insanların kitlesel işkence ve dayaktan geçirilmesinin tekrar başlaması gibi. Bu yaşananları düşününce Öcalan’ın Türkiye getirilişini takip eden ilk altı yılın nasılda boşa harcandığını görmek mümkün.
Her şeye rağmen Kürtlerin daha sakin olmaya ve haklılıklarını inatla, her türlü demokratik yolla anlatmaya ihtiyacı var. Kimyasal silah kullanıldığının ispatlanmasının yaşanan şiddetle örtülmesine izin vermemek gerekiyor. Diyarbakır, Batman ve diğer illerde yaşananları oradakiler tüm gerçeğiyle biliyor. Çünkü içinde yaşıyor. Ama Türkiye’nin diğer tarafı televizyon ekranlarından izliyor. Medya mensuplarının yorumlarının ışığında değerlendiriyor.
Emniyet mensuplarından fazla yaralı olması bile bölge halkına iyi davranıldığı ama onların bu iyilikten anlamadıkları şeklinde algılanmasına zemin olacak şekilde sunuluyor. Sakin olmayı, doğru düşünmeyi, sorunun boyutlarını herkesin gözünün önüne serebilmeyi başarmaya mecburuz.
