Yeni yılın ilk günlerinde Adana’da bir anne tutuklandı. “sahte kimlik temin ederek örgüte yardım ve yataklık ettiği” iddiasıyla. İddia kesinlikle mesnetsiz. Neden derseniz; bu kadın tek kelime Türkçe bilmiyor. Üstelik kendi dili ile olan Kürtçe ile de okuyup yazmayı bilmiyor. Hani öyle cevval bir kadın da hiç değil. Nüfus müdürlüklerine gidecek, efendim orada sahte evraklar düzenleyecek. Yani böylesi bir yeteneği yok.
Neden tutuklandığını açıklamaya kâfi gelmez ama öyküsünü biraz anlatmakta fayda var. 24
Haziran 2000 tarihinde Adana’da evinde yalnızken ve her zaman olduğu gibi akşamken bir grup silahlı erkek eve doluştu. Polis olduklarını söylediler. Şiddet gördü. Tahta copla tecavüze uğradı. Suç duyurusunda bulundu. Kendisini ilk muayene eden vakfın raporlarını kabul etmediler, adli tıptan yeni rapor istediler. Zaman geçmişti. İstanbul’da ki Rehabilitasyon merkezinden tecavüze uğradığına dair resmi rapor aldı. İki büyük ameliyat geçirdi. Parçalanan rahmi bu ameliyatların birinde alındı. Ruhsal tedavi gördü. Küçük oğlu da ruhsal tedavi gördü.
Yurt içinde ve yurt dışında o günlerde yoğun bir kamuoyu oluştu. Üç kadın avukat savunmasını üstlendi. Türkiye’de ilk kez çok sayıda polisle yüzleştirildi. Heyecanlanan ve kendisinden saniye önce tepki gösteren oğlu gerekçe edilerek teşhisi geçersiz sayıldı. Ne tesadüf ki teşhis ettiği polisin o tarihlerde birden bire hastalandığı ve raporlu olduğu ortaya çıkıverdi. İç hukuk yolları tükendi ve dava, “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi” avukatlarınca AİHM’ye gönderildi.
Daha sonra defalarca tehdit edildi. Üstelik birkaç kez evinden uzaklara, tarlalara götürülerek davasından vazgeçmesi istendi. Çok çekti. Yaşadıkları öyle birkaç satırla anlatılacak gibi değil. İnanılmaz bir kararlılık ve direnç gösterdi. Şimdi de cezaevinde elli yaşından sonra bu ülkede bakalım daha neler yaşayacak.
İyi de neden bu kadar şey yaşadı derseniz? Kızı dağlara gitmişti. Giderken kendisine sormamıştı. Nedenini, niçinini bilmiyordu. Ama yüreği kızı için çarpıyordu her anne gibi.
Köyleri ve akrabaları korucuydu. Köyde yaşam şansları kalmayınca 1989 yılında Adana’ya göç etmek zorunda kaldılar. Kendisi gibi göçe zorlanmış ailelerin oturduğu bir mahallede yoksul bir yaşam sürüyordu.
Geçmiş yıllarda bu ve benzeri pek çok örnek yaşadık. Görmek istemeyenler, duymak istemeyenler, bu yaşananları görmedi, duymadı. Ama artık 2005 yılındayız. AB’nin eşiğinde beklemekteyiz. Böylesine intikamcı yaklaşmak, okuma yazma bilmez biri için böylesine asılsız, düzmece senaryolar hazırlamak niye? Yetkililer gerçek suçluları yakalayıp adalet önüne çıkarmak yerine bu kadını neden hapse attılar? K.Ö’nün yaşadıkları hepimizin ayıbı. Bu ayıptan kurtulmak gerekiyor. Ama görmezsek, duymazsak nasıl kurtulacağız?
