Kadına yönelik şiddetin en kolay algılananı, bilineni fiziksel şiddet. Çünkü şiddet türleri içinde en görünür olan ve çabuk fark edileni. Hatta bunun dışındakileri şiddet olarak görmeme eğilimi çok yaygın. Ekonomik şiddette bunların başında geliyor. Her şeyden önce kadınların geç fark ettiği bir şiddet türü. Oysa fiziksel şiddet kadar önemli. Bu kadar önemli olmasına rağmen kadın hareketinin gündemine de fazla girmiyor.
Hep ertelenen bir konu olarak duran bu şiddet türünü daha yakından tanımakta fayda var.
Ekonomik şiddet dendiğinde en süreli olanı yoksulluk. Dünyada ve Türkiye’de en yoksul kesimse kadınlar. Bu bile tek başına kadınların diğer şiddet türleri yanında sürekli bir şiddeti yaşadıklarını gösteriyor. Kürt kadınları düşünüldüğünde ise akla ilk gelen miras hakları olmadığı. Yasalarda böyle bir madde yok. Ama toplumun yazdığı yasalarda var ve çok güçlü uygulanıyor. Toprağa bağlı ve aşiretsel aile yapılarında kadınlar miras alamazlar. En temel taşınmaz mal ve servet topraktır. Topraktan kadınlara pay verilmez. Toprağın dağılmaması içinde akraba evlilikleri tercih edilir. Miras talebinde bulunan kadın sayısını bilmiyoruz ama hiç denecek kadar az olduğunu tahmin etmek güç değil.
Kadınların ekonomik olarak sömürüldükleri temel alan ise yine özel alanı olan ev. Kadınların ev içi emeği ücretsiz, karşılıksız bir emek. Ömrünün neredeyse tamamını bu işleri yapmakla geçirip karşılığında alabileceği en büyük şey “eline sağlık” sözcüğü olabilir. Çoğu zaman bunu da alamaz. Hatta azarlanır. Şikayet ettiğinde bunun görevi olduğu hane halkı tarafından hatırlatılır. Emeklilik, statü değişikliği falan söz konusu değildir. Ancak yaşlanıp eve gelin gelince statüsünde bir değişme olabilir. Oysa ücretsiz yapılan çamaşır, ütü, temizlik, çocuk bakımı gibi işler kamusal alanda çalışan kadınların, ücretle yaptırdıkları işlerdir.
Çalışan kadınların ekonomik özgürlükleri olduğu da tam doğru değildir. Eğitim-Sen’in yaptığı araştırmalarda görülüyor ki, üniversite mezunu eğitimci kadınların önemli bir kısmı, maaş almak için verilen bankamatik kartını kullanmıyorlar. Yani maaşlarını erkekler çekiyor. Yine Hacettepe Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma da; kadınların ancak kırk yaş sonrası kendi kazançlarında söz sahibi olmaya başladıklarını gösteriyor.
Kadının kazancının küçümsenmesi de şiddettir. Erkekten fazla kazanıyor bile olsa kadının kazancının sadece aile bütçesine bir katkı olarak görülmesi, ailenin ortak havuzuna giren paranın harcanmasında söz ve karar sahibi olamaması da. Yani aile bütçesinden, alınan, satılan mülklerden, verilen, alınan borçlardan, erkeğin kendi akrabalarıyla olan maddi ilişkilerinden haberi olmaması. Haberi olmaktan öte bunun karar verme sürecinde bulunmaması önemli bir şiddettir.
Kendi rızası olmadan çalışmasına engel olunması, özellikle evlenirken “evinin kadını olma” koşulunun getirilmesi. Veya çocuk olduktan sonra iş hayatına son verilmesi. Evlenirken kendine hediye edilen değerli eşyaların kendi iradesi dışında kullanılması. Başlık parası. Kabaca bir eşya gibi satılır olabilmesi ki bu konu ekonomik şiddetin en görünür olanlarından biridir. Boşandığında mülksüz, nafakasız, işsiz kalması. Mesleği bile olsa yıllarca evde çalışan pek çok kadın, boşandığında evlilik boyunca edinilen maldan mülkten pay alamayıp, nafaka bile verilmeden ortada kalıyor.
Yine kazandığı parayı zorla elinden alınıp içki ve kumara veren, işsizliği bir alışkanlık haline getirip hiç çalışmadan kahvede oturan erkekte ekonomik şiddet uyguluyor demektir. Verebilecek para varken vermeyip akşama bir de güzel yemek istemekte şiddet. Bu konuda söylenecek çok şey var aslında. Medeni yasa kadınların uğradığı ekonomik şiddetin önlenmesi açısından önemliydi. Ve özellikle mal paylaşımı maddesinde kıyamet koparıldı. Sonuçta olumluluklar olsa da kadük çıktı ve on milyon evli kadın mağdur oldu. Bu konuya biraz daha devam etme ihtiyacı var. Haftaya devam etmek umuduyla.
