Nobel, balyoz ve bir garip ülke

Şu bayram günü memleketin zor konularını konuşmak insanın içinden gelmiyor. Ama insan eliyle birbirinden zor ve karmaşık hale getirilen sorunları biraz olsun unutabilmek de mümkün değil. Bayramlar böylesi fırsatları biraz olsun yakalamaya olanak veriyor. Günlük yaşamsal sıkıntılardan birbirini görmeye fırsat yaratamayan akrabalar, eş, dost görüşebiliyor. En azından sevdiklerimize dair fark edemediğimiz yeni gelişmeleri öğreniyoruz. Bu anlamda iyi bir bayram geçirilmesi hepimizin dileği.

Garip ülkemizde gelişen olayları yorumlamak işine gelince; galiba son günlerin en önemli olaylarından biri Nobel edebiyat ödülü idi. Bu yıl Nobel edebiyat ödülünü tek başına bir Türkiyeli yazar aldı. Orhan Pamuk, yaşamını edebiyata, yazmaya adamış bir aydın. Üstelik ülke sorunlarına duyarlı, sistemin yanlışlıklarını gören ve konuşan bir aydın. Devlet aydını değil yani. Hal böyle olunca aldığı ödülde şiddetli bir sevinç yaratıp “Türkiye seninle gurur duyuyor” şeklinde nidalar yükselmedi.

Ödülün zamanlaması da bu sevinçsizlik halini pekiştirdi. Ermeni ve Kürtler ile ilgili verdiği demeçler nedeniyle uzun süre tartışılan, mahkemelerde yargılanan, linç organizasyonuna muhatap kalan Orhan Pamuk’a bu ödül, tam da Fransa’nın çıkarmaya çalıştığı yasaya denk geldi. Üstelik fikir özgürlüğünü savunmak adına fikir özgürlüğünü kısıtlama manasına gelen bu yasayı çıkarmanın hiç kimseye bir faydası yokken.

Bu toz duman, verilen ödülün politik bir karar olarak değerlendirilmesine de zemin oldu.

Karar, politik mi tartışmasının ötesinde edebi değerler açısından bu ödülün hak edilip edilmediği de pek tartışılamadı. Edebiyat eleştirmeni olmamakla birlikte Orhan Pamuk’un bunu hak ettiğini düşünenlerdenim. Kutlu olsun. Ödülle birlikte verilen paranın miktarı da dudak uçuklatacak cinsindendi.

İkinci önemli olayda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hastalanmasıydı. Başbakan da bir insan ve çok normal olarak hastalanabilir. Böylesi makamlarda bulunan insanların olağanüstü bir tempo ile çalıştıklarını da biliyoruz. Liderliğin böylesine önemli olduğu eril bir ülkenin başbakanı olmak kolay değil. Ancak hastalıktan ziyade hastaneye varışla ilgili kara mizah bir olay yaşandı.

Daha önce Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın hastaneye yetiştirilirken ambulansın yolu

“karıştırıp” gecikmesi gibi bir olay da hafızalara geri geldi. Komplo teoriyle yetişmiş insanlar olarak, “bir komplo mu var?” Sorusunu ister istemez sorduk. Makam şoförünün arabadan çıkmaması genel bir kuralmış. Bunu da bu şekilde hepimiz öğrendik. Ama makam şoförü akraba olunca, daha ciğerden bir üzüntü duyup heyecanla fırlamış ve Başbakan arabada kitli kalmış. Daha sonrası, devreye giren bir balyoz.

İşçi sınıfının orada olmasına hiç kimse dikkat çekmedi. O sırada işçiler orada olmasaydı, nasıl bulunacaktı böyle bir balyoz bilinmez? Tüm yaşananların son derece ciddi bir yanı var şüphesiz. Her şeyden önce bir insanın yaşam hakkı söz konusu. Bir ülkenin Başbakanı olunca da işlerin vahameti daha bir büyüyor. Neyse ki kötü bir son yaşanmadı. Aksi takdir de Turgut Özal’ın ölümünden bu yana giderilemeyen kuşkular böyle bir olayda da giderilemezdi.

Bu balyoz meselesi ise sulandırılmaya devam ediyor. Halkımızın oylarıyla seçilip halkımız için çalışmaları gereken vekillerin ne işe yaradığını sürekli sorup dururuz. AKP’li bir vekilden buna somut bir yanıt geldi hemen. Sayın vekil boş durmamış derhal gidip Başbakanın hayatını kurtaran balyozu alıp makamına getirmiş. Basını da çağırmış büyük bir neşeyle balyozu gösteriyor. Ne demeli bilmem ki. Hepimize sabır diliyorum. Ramazan Bayramı kutlu olsun.

Scroll to Top