Kürt sorunu çözülüyor mu?

Geçtiğimiz hafta Kürt sorununa dair o kadar çok ve önemli şeyler yaşadık ki, özgün kadın meselesinin yerine yaşananlara dair birkaç şey söyleme gereği hissettim. Hafta başında TRT anadilde yayın başlattı. Sabahın altısında radyoyu dinlemek için kalkanlar oldu mu bilmem ama televizyondaki yayınlar büyük bir merak ve ilgiyle izlendi. Boşnakların, Arapların “biz böyle bir talepte bulunmamıştık ki!” şaşkınlığı, Kürtlerin dışındaki hemen hemen tümünün “biz bölücü değiliz, esas olan Türkçedir, ama yine de teşekkür ederiz” söyleminin altındaki “Kürtleri anlamamak” insanın yüreğini burkuyordu doğrusu. 

Bu yayını TRT’nin yapıyor olması, bu güne kadar inkâr edilen ve yok sayılanların, egemenler katında var olduğunun kabulüdür ve önemlidir. Ancak, bir yandan “anadilde yayın gerekiyorsa ben yaparım!” mantığının getirdiği yasaklı, diğer yandan oldukça özensiz ve isteksiz hazırlandığı anlaşılan yayın, izlendikten sonra acı bir tat bırakıyor insanda. “Artık hiçbir şey eskisi gibi değil, yirmi yıl önce TRT’nin Kürtçe yayın yapacağını rüyamda bile görsem inanmazdım” diyorsunuz ama ödenen bedelleri düşünüyorsunuz, bir de yayına bakıyorsunuz. Hayır! Kürtler açısından böyle bir yayın ve yayın anlayışı asla kabul edilemez.

Bu arada NATO toplantısının İstanbul’da büyük baskı unsuruna dönüşmesi de fırsat bilinerek

Dicle Haber Ajansı, Özgür Halk dergisi ve pek çok sivil toplum örgütü güvenlik güçlerince basıldı. Kürt gazeteciler gözaltına alındılar. Haftaya sığan ve araya sokuşturulan, görülmesi de ustalıkla engellenen olumsuzlukların en önemlilerinden biriydi bu baskınlar. 

9 Haziran tarihi ise Kürtlerin tüm dikkatini Strasburg’daki AHİM davasına çevirmişti ki. TRT’nin ilk “Kurmanci” yayınına ilaveten DEP milletvekillerinin cezaevinden sürpriz çıkarılışları insanın nereye bakacağını şaşırtan bir durum yarattı. Halkın seçtiği bu vekiller, onları seçenlerin iradesi hiçe sayılarak on buçuk yıl zindanlarda kalmıştı. Tam da bu gün, hantal prosedürler kuş tüyü hafifliğine indirilip büyük bir hızla DEP’liler serbest bırakılmışlardı.

Bunun altında bir komplo aramak istemiyorum. Büyük komploların varlığını inkâr etmiyorum ama komplo teorilerinden de hiç hoşlanmıyorum. Çünkü böylesi teorilerle her şeyi açıklamak beni birey olarak hiçleştiriyor ve irademi yok ediyor. Madem çok güçlü birileri bir yerlerde her şeyi planlıyor ve uyguluyor o zaman niye koşuşturup duruyorum düşüncesi sarıyor insanı. Neyse ki tarihte büyük komplolara karşı ezilenlerin örgütlü direnişlerinin pek çok zaferini hatırlamak, bu düşünceleri çabuk dağıtıyor. Ama “neden şimdi?” Sorusu kafama takılıyor yine de.

Türkiye’de tabi ki olumlu gelişmeler var. Bu olumluluklarda aynı zamanda da ürkütücü bir yüzeysellik var. Kürt kardeşinin ne istediğini anlamaktan, Türkiye’de yaşayan tüm insanların gerçek ihtiyaçları olarak algılamaktan ziyade AB’den tarih almaya endekslenmiş bir mantık hâkim. Ve en tehlikelisi de bu yüzeyselliğe büyük bedel ödeyenlerin de kapılma olasılığı. Ödenen bedellerin asla karşılığı olmayan kazanımlarla sorunun çürütülmesine ve tekrar yeni bedellerin ödenmesine zemin olmak mümkün. 

Cezaevinin önünde beklerken yıllardır bedel ödeyen dört değerli insanın serbest kalmalarına sevinmeye fazla geçit vermedi bu düşünceler bana. Kürtlerin ne istediğinden ziyade kendilerinin ne kadar vermeye gönüllü olduğundan hareket eden egemen zihniyet, bu ülkede seksen yıldır en önemli tabu olan Kürt sorununu gerçekten çözmek istiyor mu? Kolay değil ancak bu kadar olur diyenlere; ödenen ve ödenmekte olan bedelleri hatırlatmak gerekiyor. 

Bu arada sanki sistem Kürt sorununu çözüyor, ama birileri çözülmesin diye savaş çıkarıyor mantığı DEP milletvekillerinin çıkışıyla birlikte, köşeleri tutmuş Türkiye medyasının nasırlı zihniyetlerinin tartışmalarına yansıyor. Ve iyi Kürt, kötü Kürt ayrışmasına gidilerek, bu mücadeleye gönül vermiş yediden yetmişe herkes tarafından ne oldukları anlaşılmış bazı şahsiyetleri öne çıkararak “bakın bunlar akılı Kürtler” denmeye çalışılıyor. Kürtlerin her zamankinden daha fazla birlik olmaya ihtiyacı var. Bu tartışmasız bir doğru, ama bu birliktelikten kendilerine bile hayırları kalmamış her anlamda tükenmiş birkaç kişiyi algılamak büyük yanılgı. Bu noktada DEP’li vekillere ama özellikle Sayın Zana ’ya büyük görev düşüyor. Kadın duyarlılığı ile barış için önemli katkılar sağlama fırsatı var. Barış tüm kadınların özlemi ama mutlaka ONURLU bir barış!

Scroll to Top