DEP’li milletvekillerinin cezaevinden çıkmalarıyla başlayan hareketlilik, farklı bir boyut kazanmaya başlasa da bu hafta da sürdü. Kürt sorunun, medyada bugüne kadar hiç olmayan boyutlarda ve esneklikle tartışılması önemliydi. Malumunuzdur, Türkiye’de önemli meseleler saman alevi gibi bir anda tüm medyayı kaplar ve kamuoyunun gündemine sokulur. Ama daha sonra bir bakarsınız uzun bir süre bahsetmemek üzere başka bir konuya geçilmiş. Bizim için çok daha hayati bir önceliği olan ama Türkiye’de yaşayan tüm insanları da yakından ilgilendiren böylesi önemli bir konu da aynı akıbete uğrayabilir.
Aslında ben Kürt sorunu tartışılırken, Kürt hareketinin önemli bir kadın ideolojisi yaratmış olmasına rağmen bunun hiç yansıtılmadığını daha bir çarpıcı şekilde fark ettiğimden bahsetmek istiyorum bu hafta. Eril sistemlerde önemli sorunlar erkek egemen anlayışla tartışılır, çözümler aranır. Türkiye gibi erkek egemenliğinin çok daha derin olduğu ülkelerde bu çok daha çarpıcı. Kadın sorunu, ayrı bir başlıkta sadece kadınları ilgilendirdiği sanılarak kadınlarla ama genellikle erkek gibi kadınlarla tartışılır bizim memlekette. Yoksulluk meselesi işverenlerle, Kürt sorunu Kürt olduğu halde Kürt’üm demeyenlerle tartışılır. Yani tartışmaların esas muhataplarından hep kaçılır, farklı düşünenlerin düşünceleri kendilerinde saklı kalır. Aslında son yıllarda bu konuda olumlu gelişmeler de var. Son iki haftadır Kürt sorunu da eskiye oranla daha içerikli ve gerçek muhataplarına da zaman zaman yer verilerek tartışıldı sanki. Benim fark ettiğim meselede işte bu noktada. Maalesef Kürt hareketinin siyasi aktörleri de sorunu yine eril bir anlayışla tartıştılar.
Böylesi pratiklerde daha çarpıcı olarak ortaya çıkıyor, hareketimizin erkek egemen yapısı. Ne yazık ki karar mekanizmalarında yeterince yer alamamamız, kadın bakış açısına sahip olmadaki eksikliklerimiz, siyasetin tamamına hâkim olmadaki yetersizliklerimiz ve erkeğin değişip dönüşmesinden fazla yol alamamış olmamız böylesi bir tablonun alt yapısını hazırlıyor. Tamamen eril bir örgütlenme biçimi olan dikey örgütlenme alışkanlığımızda ilave olunca hani nerede bizim farklılığımız? Diye bağırası geliyor insanın.
Bir yandan Kürt hareketini sandığımızdan daha yakın takip eden ama yorum yapmakta sesiz kalmayı tercih eden Türkiyeli aydınların bu sessizliğini bozmamız gerekiyor. Diğer yandan erkek egemen yapının yarattığı “kariyerizim” in kanser gibi tüm vücudumuzu kaplamasına son vermemiz gerekiyor.
Tüm eksiklik ve yetmezliklerimize rağmen bu ülkeyi bölmek gibi bir isteğimizin olmadığı, hedefimizin “demokratik-ekolojik” toplumu yaratmak olduğu, bununda kadının bugünkü durumundan kurtulması ve özgürleşmesiyle mümkün olacağı, tüm bunlar için aslında teorik bir alt yapının ve çalışmanın var olduğunu dile getirilmeliyiz. Aslında kendimizi anlatmak için var olan araçları kullanmada hep çekimser ve yetersiz kalıyoruz. Bunu aşmak gerekiyor. Soyut ve ezbere dayalı söylemler itici oluyor. Bizi anlamaya çalışan daha fazla insanın olduğu ortada. Belki de son on-on beş yıl içinde yaşanan en önemli gelişmelerden biri bu. O zaman kendimizi, ideolojimizi kısaca ne istediğimizi, en uygun dili yakalayarak anlatabilmek, bizi anlamak isteyenleri rahatlatacaktır. Özellikle kadın bakış açımızın anlatılması büyük önem taşıyor. Tabii anlatanların, bunu ne kadar bildiği veya içselleştirdiği çok önemli. Ülkenin demokratikleşmesine adaysak eğer önce kendi iç demokrasimizi sağlamak zorundayız. İç demokrasiyi engelleyen en temel unsurun da erkek egemen yapımız olduğunu görmek ve kabul etmek gerekiyor. En azından böyle bir ön kabul işleri kolaylaştırabilir diye düşünüyorum.
