Dünya üzerinde yaşayan pek çok halk başka halklara göre hep şansız oldu. Bu şansızlığı besleyen tüm bilimsel gerçeklere rağmen, Kürtler için de böylesi bir şansızlıktan bahsetmek mümkün. Tavsiye edeceğimiz kitapta, 20 milyon olarak geçen Kürtlerin 40 milyon olarak ifadelendirildiği bir halk Kürtler. Dört parçada, dört ayrı devletin vatandaşı olarak yaşamaya zorunlu bırakılmışlar. Bu dört ülkenin dışında da dünyanın çeşitli ülkelerinde kalabalık gruplar halinde yaşıyorlar. Dilleri, kültürleri, anavatanları olmasına rağmen bir araya gelememiş, birlikte devlet oluşturamamışlar.
Kürtlerin sayısal olarak en fazla oldukları ve sorunların da kaynağını oluşturan ülke Türkiye. Kürtler, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana huzur bulamamışlar. İsyan halini bu kısa cumhuriyet tarihinde sık sık yaşamışlar. Bu halin en uzun süren süreci içindeyiz. Çözüm henüz ufukta görünmüyor. İsyanı başlatan ve şiddetin bir tarafı olan Kürtlere kabahat yüklemek en kolayı. Ama altında yatan nedenleri arayıp bulmak ve çözümüne gitmek biraz daha zor ve bu zor olana bugüne kadar kolay yanaşılmadı. Hepimize büyük bedeller ödetmesine rağmen hala şiddeti besleyen nedenler tartışılma düzeyinde bile değil. Herkesi memnun edecek şekilde olmasa da eninde sonunda bu sorun çözülecek. Ancak konumuz kadın sorunu ve bu sorun Kürt sorununun çözümünden sonra da sürecek zorlu bir mesele. Varlıkları inkâr edilmiş ve yok sayılmış bir halkın kadınlarının varlık göstermesi ve kadın olarak sorunlarını fark etmesi de kolay bir şey değil. Dünyada demokratik işleyişi en fazla oturmuş, 140 yıldır savaş yüzü görmemiş, ekonomik refah düzeyi çok gelişmiş İsveç’te bu yıl, kadına yönelik şiddetin yüzde 23’e çıktığını gürünce Kürt kadınları için yorum yapmakta fazla aceleci olmamak gerekiyor.
Kürtlerde yaşam biçimi feodal bir yapılanmaya tekabül ediyor. Bireyler, geniş aileler (aşiretler) şeklinde yaşayan ve bu yapının çok uzun yıllarda oluşturduğu ailesel ilişkiler içinde şekilleniyor. Farklı ülkelerde yaşasalar da, çağın getirdiği değişimlerden etkilenseler de bu yapılanmanın etkileri kolay silinecek gibi değil. Her şeyden önce son derece duygusal bir bağ var aralarında. Aynı aileden, aynı bölgeden insanların birbirlerine karşı acımasız ilişkileri olsa da başkalarına karşı çok çabuk bir araya gelme refleksini taşıyorlar.
Ve bu yapılanma içinde esas olan erkekler. Bir ailenin sürdürülmesi erkeklere bağlı olarak algılanıyor. Erkeğin bu derece önemli olduğu bir toplumda kadınların eşit görüldüğünü söylemek mümkün değil. Başka toplumlarla kıyasladığınızda daha insancıl ve kadınları koruyan, kollayan yanları şüphesiz var. Ama bu son derece göreceli ve yüzyılımızdaki cinslere bakışla örtüşemeyecek bir durum. Kürt kadınlarının en rahat dönemi büyüyen kızlarını kazasız belasız evlendirip evden gönderdiği, oğullarını da evlendirip gelinleriyle yaşamaya başladığı andır. O zaman değer verilen, sözü dinlenen bir kadın olabilir.
Ama değeri her zaman anneliği ile sınırlıdır. Özellikle erkek annesi olmasıyla. Miras hakkı olmayan, izin almadan evinin uzağına gidemeyen, isteği dışında evlendirilen, çok eşliliği normal bir hal olarak kabul eden, az konuşan, çok çalışan, yüksek sesle şikâyet edemeyen, saçını erkeklerin izni olmadan kesemeyen bir kuşatılmışlık haliyle yaşadılar. Zaman değişti ve bazı geleneklerde önemli değişimler yaşandı, yaşanıyor. Ancak, özellikle Türkiye’de yaşayan Kürt kadınları için esas değişim PKK’ ye kadın katılımıyla başladı. PKK’ nin politikalarını onaylayıp onaylamamanın ötesinde buradan başlayan ve kadınları derinden etkileyen, değiştiren ve dönüştüren bir süreci görmenin faydalı olduğu düşüncesindeyim. Dünyadaki tüm siyasi hareketlerde olduğu gibi erkeklerle başladı, kurgulanması eril oldu ve bu güne kadar da bu yapı değişmedi. Başlangıcında, ‘kadınları da biz kurtarırız’ diyen ama konuya da fazla ilgi duymayan PKK’ ye çok sayıda kadının katılımı cinsiyet meselesini de gündeme getirdi. Abdullah Öcalan’ın konuya çok önem vermesinin, kafa yormasının ve hep gündemde tutmasının Kürt kadınlarının özgüven kazanmasında rolü çok büyük oldu.
Lidere bağlı bir hareketin bu pozitif yanı, Kürt kadınlarının gelecek jenerasyonlarını da etkileyen önemli bir aşamasıdır. Namus konusunda son derece tutucu olan Kürt erkeklerinin yapılan tüm psikolojik saldırılara karşı kızlarının, kız kardeşlerinin dağlarda olmasını kadına özgü bir namus meselesi yapmaması son derece kayda değerdir. Dağlardakilerin birinci derecedeki akrabalarının çekirdeğini oluşturduğu ama giderek aydın, devrimci, demokrat kesimleri de içine alan yasal zemindeki siyasi oluşumlar da bu açılımı güçlendirdi. Çatışma ortamının ilk başladığı yıllarda, HEP, DEP süreçlerinde ulusal duygulardan kaynaklanan bir kadın hareketliliği yaşandı. Analık olgusuna dayalı ve tüm ulusal mücadelelerde görülebilen etkileşimler hakimdi.1995- 2004 yıllarında ise daha farklı bir kadın mücadelesi örüldü. Özellikle HADEP süreci Kürt kadınlarının cinsiyet meselesine en fazla yoğunlaştığı, tartıştığı, genç kadınların büyük katılım gösterdiği yıllar oldu.
Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişini takip eden yıllarda ise Kürt kadınları geçici barış sürecinin yarattığı kendi sorunlarını fark etme sürecini yaşadı. Siyasi partilerden bağımsız kadın örgütlenmelerini yaratmaya çalıştılar. Namus cinayetlerine, çok eşliliğe, kendilerini kuşatan toplumsal değer yargılarına karşı bir duruş ve mücadele göstermeye çabaladılar. Tüm bu mücadele genel Kürt siyasetindeki eril yapılanmayı zorlasa da yok edemedi. Bazı konularda geriye dönüp baktığınızda bir arpa boyu yol alınamadığı da görüldü. Özellikle seçim süreçleri ezberlerin ne kadar güçlü olduğunu ortaya çıkardı. Kadın haklarına çok saygılı ve perspektifleri yalayıp yutmuş erkekler, kadınların adaylıkları karşısında büyük bir barikat oluşturdular.
ABD’ nin Irak müdahalesi ve Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesi, Türkiye’ deki Kürtleri çok etkiledi. Bu etkileşimin en büyük bedelini ödeyenlerse Kürt kadınları oldu. Harekete evirilmişken yeni durumla birlikte cins sorunun ötelenmesi önemli bir sarsıntıyı beraberinde getirdi demek yanlış olmaz. Milliyetçi esasa dayanmayan, daha soldan bakan bir hareketin milliyetçiliğe pirim vermeye başlamasının en büyük zararı kadınlara dokundu. Zira milliyetçilik kadın özgürlüğünü engelleyen, sorunlarını örten ve mücadele dermanı bırakmayan bir bakış açısı.
Avesta yayınlarından çıkan, Shahrzad Mojab’ın derlediği ‘Devletsiz Ulusun Kadınları’ kitabını okurken çeşitli parçalarda yaşayan Kürtlere ilişkin değerlendirmeler içinde Türkiye’ye dair çok az şeyin yansıtıldığını fark ediyorsunuz. 11 yazarın yer aldığı kitaptaki tüm değerlendirmelere katılmayabilirsiniz. Ancak Kürt kadınlarıyla ilgili yazılı bir belgenin varlığı heyecan verici. Çünkü yıllarca büyük bir emek ve çaba verip yazılı bir şey bırakmadığınızda hepsi yok sayılıyor. Bu anlamda Kürt kadınlarının yazılı tarihi de yok. Yazmakla ilgili genel olarak kadınların bir problemi var. Dünya kadın hareketi içinde de yazılmamış çok şey var. Ama Kürt kadınları kendi mücadele tarihlerini kendileri yazmak zorundalar.
Birgün Gazetesi Kitap Eki
