İstatistik onuncu bilim dalı olarak kabul edilir ve toplumsal meselelerin tartışılmasına ışık tutar. Bu nedenle de istatistiki bilgiler oldukça önemli. Zira insanlar sorunları kendi özellerinden başlayarak dar bir alanda tartışmayı tercih ediyorlar. Kürtlerin ezilmişliklerini konuştuğunuzda, özellikle Türk arkadaşlarınızın, “biz yıllardır Kürtlerle komşu yaşadık, kendi aralarında dillerini konuşuyorlardı, bizler gibi yaşıyorlardı, aramızda sorun yoktu” diye başlayan ve bütünü görmeyen, sistemin uyguladığı politikaları izlemeyen bir bakışla tartışmayı sürdürdüğüne çok tanık olmuşsunuzdur.
Benzer bir tartışma kadınların ezilmişliğine dair de sürer gider. Özellikle aynı dünya görüşünü paylaştığınızı düşündüğünüz demokrat, yurtsever erkekler, “ben eşimi dövmüyorum, istediği yere gidiyor, kahvaltıyı ‘bile’ ben hazırlıyorum, kadınların ezilmişliği mi kaldı?” diyerek yine geneli görmeyen bir yaklaşımla tartışırlar. İstatistiki bilgilerin yokluğu, azlığı veya yanlışlığı da sorunları tartışırken, sorunun inkârını kolaylaştıran bir özellik taşıyor.
Memlekette istatistik üzerine çalışmalar bugüne kadar hep devletin tekelinde tutulmuş ve resmi politikanın eğilimine göre de sonuçlara ulaşılmıştır. Ancak zaman içerisinde bu konu sivil kuruluşların gayretleriyle biraz olsun aşılmış görünüyor. Hakkında en az istatistiki bilgi olan kesimse kadınlar. Çoğu zaman uluslararası (BM vb.) kuruluşların yaptığı istatistiklerden referans almak zorunda kalınıyor. Ancak son yıllarda bir devlet kuruluşu olmasına rağmen Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM) nün önemli çabaları var. Pek çok konuda araştırma yapıp yayınlıyorlar. Çıkardıkları tüm yayınları kurumların talep etmesi halinde ücretsiz verdiklerini de hatırlatayım.
KSSGM’nin son çıkardığı “İstatistiklerle Kadının Durumu” kitapçığından birkaç çarpıcı sonucu sizlerle paylaşmak istiyorum: 1935 yılında 8 milyon olan kadın nüfusu, 2000 yılında
33 milyon 457 bine çıkmış. Toplam doğurganlık hızı 1978 yılında 4,3 iken, 2003 yılında 2,2 ye gerilemiş. Bebek ölüm hızı 1988-93 yıllarında 58,8 iken, 2003 yılında 28,7’e, çocuk ölüm hızı ise 1988-1993 yıllarında 10,5 iken, 2003 yılında ancak 8,5 oranına inebilmiş. Çocuk ve bebek ölüm hızları, gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında hala son derece yüksek bir oran olarak karşımızda duruyor.
1935 yılında okuryazar olmayan kadınların yüzdesi, 90,2 iken, 2000 yılında bu oran 19,4’e inebilmiş. Kadınların 2000 yılında sadece 3,9’u yüksek tahsil yapma olanağına kavuşabilmiş.
İşgücüne katılımda ise 2004 yılında kadınların oranı 17,1 iken erkeklerin katılımı 68,9. Sektörel olarak kadınların, tarımda; yüzde 8,5’i kentte, 86,1’ kırsal alanda. Sanayide; 29,2’si kentte, 6,1’i kırsal alanda. Hizmetlerde ise; 62,3’kentte, 7,8’i kırsal alanda çalışmakta. En çarpıcı olanı da kadınların, yüzde 61,7’sinin kentte, 84,9’unun ise kırsal alanda ücretsiz aile işçisi olarak çalışmakta olduğu.
Sınırlı sayıda verebildiğim rakamlar ve oranlar incelendiğinde kadınların bir bütün olarak durumları meydana çıkıyor. Sağlıksız doğum, çocukların ölüm hızının yüksek oluşu bir ülkenin medeniyetinin önemli bir göstergesi. Ayrıca bu aynı zamanda kadınların da fiziksel ve psikolojik sağlıksızlaşmalarını gösteriyor. Kadınların eğitim olanaklarından faydalanamadıkları, üretime doğrudan katılamadıkları da ortada. İş alanlarının ezici ağırlığı karşılığında ücret alınmayan, sosyal hiçbir güvencesi olmayan ve tamamen cinsiyetçi rollerin belirlediği ev içi emeği kapsıyor. Buda Türkiye’de kadınların kölelik yaşamına mahkûm olduklarını gösteriyor. Çok sık tekrarladığımız için kadınların siyasetteki temsiliyet oranını eklemedim. Aslında evine hapsedilmiş olan bir cinsin birden bire siyasete soyunmasının önündeki engelleri bu sayılar da çarpıcı bir şekilde ifade ediyor sanırım.
Bugün 1 Mayıs işçi bayramı, emeğiyle geçinen ve ezilenlerin daha yaşanılır bir dünyaya kavuşması, sınıfların ortadan kalkması dileğiyle kutlu olsun!
