19 Aralık 2000 tarihinde, Ecevit Hükümeti’nin ‘Hayata Dönüş’ adını koyduğu operasyonlar sonucunda otuz insan, hayattan koparılmıştı. Birçok insan yaralanmış, sakat kalmıştı. Tüm dünyanın gözü önünde yaşanan bu vahşetin üzerinden beş yıl geçti. O anları yaşayanlar ve yaşayanların yakınları sanırım hala çok canlı hatırlıyorlar. Ama toplum büyük ölçüde unuttu.
Türkiye, toplum hafızası böyle kurgulanmış bir ülke ne yazık ki. Cezaevleri de her zaman büyük bir kangren. Sorunları hiçbir zaman tükenmedi. Dönem dönem arttı. Dönem dönem görünmez kılındı. 19 Aralık’tan bu yana görünmez kılınan cezaevlerinden yeniden sıkıntıların arttığına dair sesler yükseliyor. İHD Temmuz ayından beri yürüttüğü kampanya çerçevesinde her ayın 19’unda basın açıklamaları yapıyor.
Ve yine kampanya çerçevesinde, cezaevlerinden tecride ilişkin duygularını yazmaları için tutuklu ve hükümlülerden mektup yazmaları çağrısında bulunmuş. Çağrısına yanıt almış, mektuplar geliyor. Ama bu mektupları yazdığı için ceza alanlar olmuş. Ya da mektupların İHD’ye ulaşması engellenmiş. Kendilerine ulaşanları olduğu gibi kitaplaştırmak için hazırlıkları sürüyor.
Ecevit Hükümeti’nin katliama dönüştürdüğü operasyonlarına gerekçe yaptığı ölüm oruçlarına ilişkin olumlu düşünmüyorum. Ölüm oruçlarını, insanın kendine yaptığı en büyük işkence olarak görüyorum. Üstelik bu mesele, Türkiye’de geri dönülmez biçimde tahrip edildi. Sonuç almak bir yana koşullar daha da ağırlaştı. Gencecik insanlar sakat kaldı. Oysa devrimci kültür insanın yaşam hakkını savunmalı.
Tecrit ise şu anda üzerinde en fazla durulması gereken konu. Yaşamın içinden alınıp, kapalı ve kuralları iradeniz dışında belirlenmiş bir mekânda çok uzun süreler yaşamak zorunda kalmak zaten bir tecrit. Ancak bu sınırlanmış ortamın daha da sınırlandırılması insan hak ve özgürlükleri açısından hepimizi, tüm toplumu ilgilendiren bir konu.
Görünen o ki sadece İHD’nin ilgilenmesi sorunun çözümüne yetmiyor. Üstelik yoldaşlarının ilgisizliği de eklenince yaşam iyice zorlaşıyor içerdekiler için. Genç bir okurum Maraş Cezaevinde yatan yakının ve arkadaşlarının yaşadıkları sıkıntılardan bahsetmiş. Cezaevi yönetimlerinin keyfi ilave cezaları, komik denecek uygulamalarla nereye varılmak istendiği anlaşılır gibi değil. Mesela rengi gardiyanların giydikleri kazakların rengine benzediği için alınmayan bir kazak, cezaevi için ne gibi bir tehdit oluşturuyor? Bunun yanıtını vermek mümkün değil.
Cezaevlerinde yaşanan sorunların sadece siyasilerle sınırlı olmadığı da bir gerçek. Ne yazık ki bizim demokrasi kültürümüz adli mahkumlarla da ilgilenmeyi henüz tam anlamıyla sağlamıyor. Çocuklar, gençler ve kadınlara yönelik önemli insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Yaşadıklarını yorumlamak ve haklarını aramak konusunda siyasilerde var olan bilinçten yoksunlar çoğunlukla. Kader sığındıkları temel olgu.
Son yıllarda özellikle çocuk tutuklu ve hükümlere dönük çalışmalar yapan sivil toplum örgütleri var ama yeterli değil. Bu sorunun çözümü, sivil örgütlerin çabasına bağlı. İHD başta olmak üzere tüm sivil örgütler, birlikte ve daha geniş bir perspektifle ve sürekli kampanyalarla toplumu aydınlatmalı. Toplum, “suç işlemişse cezasını çeksin” anlayışı içersinde. Ceza içinde cezayı da devletin insafına bırakmış durumda.
Oysa suç olarak ortaya çıkan birçok davranışı yine toplum ve sistem üretiyor. Sistemi eleştiren ve değişip dönüşmesi için sadece düşüncelerini belirtenleri, dokuz-on yaşında aç olduğu için hırsızlık yapan çocuğu, yaşadığı şiddetten kurtulacak hiçbir çözüm bulamadığı için katil olmak zorunda kalan kadınları cezaevlerine sokuyor. Cezaevleri onları tekrar topluma şiddet yüklü, umutsuz ve mutsuz yeni suçlara itmek üzere geri gönderiyor. Bu kısır döngü toplumun yapısını derinden etkiliyor. Biz de farkında olmamaya devam ediyoruz.
