Dil düşmanlığı

Halk arasında geniş kabul gören bir laf vardır; ”bir dil, bir insan demektir!”. Çok da doğru bir saptamadır. Öğrendiğiniz her dil sizi bir başka kültürle buluşturur. Sınırları ortadan kaldırır. Tüm halkların kardeş olduğunu fark ettirir. Üstelik günümüz koşullarında kendi dilinin dışında birden fazla dil bilmek neredeyse zorunluluk haline gelmişken, Türkiye’deki uygulamalara akıl erdirmek mümkün değil.

Diyarbakır, Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, görev başına geldiğinden bu yana diğer yerel yöneticilerden farklı olarak iki konuda daha duyarlı oldu. Hatta ısrarcı oldu. Çok dillilik ve çocuk hakları. Önemli bu iki konu etrafında yaptığı çalışmalar, bizim gibi uzaktan izleyebilenler için de görünür oldu.

Katılımcı demokrasinin bir gereği olarak yereldeki temel ihtiyaçları gören bu tutum takdir edilmesi gereken bir tutumdu. Yerelde konuşulan tüm dillerin belediye tarafından resmileşmesi, ayrıca enternasyonal bir özellik kazanan İngilizce nin yaygınlaşmasının hedeflenmesi önemliydi. Ama ne yazık ki Danıştay bundan hoşlanmadı. Böylesine demokratik bir hak savunusuna son derece sert bir cezayla karşılık verdi.

Milliyetçi politikalarıyla tanıdığımız MHP’nin de seçim programında dil konusunda ürkütücü bir madde yer alıyor. Eğitimin tüm kademelerinde Türkçe ’den başka bir dilini öğretilmemesi. Bu güne kadar izlenen politikalarından çok daha sert bir noktaya gelindiğini gösteriyor. Bunun adı resmen faşizm. Bir başka maddede sınır ötesi operasyon yapacakları yazılıyor. Yani bir siyasi parti savaş yapacaklarını seçimlerde halka vaat diyor. Buda bugüne kadar olmadığı kadar açık faşizm duyurusu. Bu partinin barajı aşacağına kesin gözle bakılıyor. Barajı aşması, bu görüşleri onaylayan önemli bir çoğunluğun varlığı anlamındadır ve çok dikkatle irdelenmesi gereken bir durumdur. Onlar hep öyleydi şaşırmamak gerekir düşüncesi ise bazı gelişmeleri atlamak manasına gelebilir. Bence bu noktada değillerdi. Bu noktaya gelinmiş olunması hepimizin geleceği acısından tehlikeli bir durumu haberliyor.

Seçimle iş başına gelen Sur belediye başkanın görevden alınma ve meclisinin dağıtılması kararına güçlü bir demokratik tepkinin konmaması faşizme geçit vermek demektir. Tam da kitleler halinde tepki verilmesi gereken haklı bir zemin bu. Bugüne kadar gösterilen demokratik muhalefetin böylesi kararlara karşı “alışık olma” hali, yüksek sesle bağıra bağıra gelen açık faşizm tehlikesini görünmez kılıyor.

Kapalı sürdürülen faşizmle açık uygulanacak faşizm arasında son derece ciddi farkların olduğuna tarihte pek çok kez tanık olduk. Hitler ve benzeri yönetimlerin yakın tarihte insanlığa yaşattıkları henüz hafızalarda. Üstelik bu tezleri sol adına destekleyen önemli bir ulusalcı cephenin de güçlendiği ortada.

Açık faşizm politikalarının seçim ortamında pervasızca yapacağı propagandaya karşılık barıştan ve demokrasiden yana olan güçlerin daha net politikalarla halka gitmesi gerekiyor. “Kürt sorunun çözümü” gibi halkın büyük çoğunluğu açısından kapalı olan söylemi açmak ve halkın net anlayacağı somut söylemleri yaygınlaştırmak gerekiyor.

Çözümden artık sadece dağdakilerin ovaya inmesi anlaşılır duruma geldi. Oysa çözüm bununla sınırlı olamaz. İşte dil gibi en demokratik insan haklarına yasaklar geliyor ve daha büyük yasaklar için seçimlerde vatandaşlara sözler veriliyor. Siyasetin gündemini hep ırkçı, milliyetçi kesimler belirliyor. Siyaset gündemini belirleyemeyen toplumsal muhalefet ise kolay bastırılıyor, görünmez kılınıyor.

Scroll to Top