Handan Çağlayan’ın İletişim Yayınları’ndan yeni çıkan kitabının adı; “Analar, Yoldaşlar,
Tanrıçalar”. Kürt hareketi içinde kadınlar ve kadın kimliğinin oluşumunun incelendiği bu kitap uzun, zorlu ve emek yüklü bir çalışma sonucu ortaya çıktı. Arkadaşları olarak o zorlu sürece olan tanıklığımız, kitap ortaya çıktığında, “deymiş doğrusu” dedirtiyor.
Her şeyden önce akademik bir çalışmanın ürünü olarak sağlam bir alt yapıya oturuyor. Kolay anlaşılır diliyle daha yaygın okunması ve anlaşılması mümkün. Ama galiba en önemlisi, giriş bölümünde kendisinin de belirttiği gibi; bu güne kadar Kürt kadınlarına ilişkin “kurban” ile
“özgürleşmiş” kutupları arasında yer alan değerlendirmelerde kendi sesini duymadığımız kadınlar adına ilk kez sahici bir not olarak tarihe düşecek olması.
1980-90’lı yılları incelerken çok sahici olan yan ise yazarının da bu sürecin bizzat içinde olması. O süreçlerde önemli bir değişim, dönüşüm yaşayan Kürt kadınlarının tv ekranlarına, emniyet mensuplarından dayak yerken yansıyan görüntülerinin ötesinde bir şeyler oluyordu. Ama olan bu “bir şeyler” incelenmeye değer görülmedi. Çok genel bir kabul ve önyargıya kurban gitti belki de. Dünyanın her yerinde, ulusal mücadeleler içinde var olan kadın hareketleri benzer özellikler göstermiştir. ”Hep böyle olur ama sonra evlerine dönerler!” şeklindeki ön yargı da etkili oldu sanırım. Ayrıca üzerinde araştırılması, incelenmesi ve didiklenmesi tehlikeli bir konu oldu ve olmaya devam ediyor. Çoğu zamanda olduğundan daha tehlikeli algılanılması sağlandı.
Şüphesiz tarihte benzeri görülen mücadelelerden çıkartılması gereken pek çok ders var. Kürt hareketi içinde de kadınlar, diğer dünya örneklerine benzer süreçler yaşadılar, yaşıyorlar. Mücadele içindeyken, şiddet ve bu şiddettin yarattığı travmalar sürerken yaşananların gerçekçi bir şekilde incelenmesini bir yana bırakın, görünür olmasını sağlayacak, konuşma, tartışma platformlarının kurulması bile çok kolay değil. Ama imkansız da değil. Diğer benzerlerinde olduğu gibi savaşların bitiminden sonra “evlerine gönderilen kadınlar” konumunda olmamak için inancı bilgi ile güçlendirmek ve sağlamlaştırmak gerekiyor. Hep bu işin “mağduru” olmanın ötesine götürecek böylesi bir donanım, öz eleştiriyi gerçekçi kılacak, iç demokrasiyi de sağlayacaktır.
İçinde olmayı sürdürdüğümüz bir süreci incelemesi nedeniyle, bu kitabı özellikle Kürt kadın hareketi açısından daha önemli kılıyor. Böylesine kıymet taşıyan bu çalışmanın, “gerçekten” okunarak, üzerinden tartışılarak ve iyice düşünülerek yaygınlaşmasında fayda var. İnancı besleyecek, güçlendirecek ve büyütecek en temel olgunun daha fazla okumak olduğunu kimse inkâr edemez. Her okuma insanın kendisiyle yüzleşmesini sağladığı için önce bireyi dönüştürüyor. Tabiiki okumak kadar ne okunduğu da önemli ve belirleyici.
Cinsiyetçiliğe dair yazılmış ve giderek artan sayıda dokümana sahibiz. Tabiiki ezberlerle yaşamayı tercih etmekte mümkün. Ezberlerle yaşamak birçok insan için daha kolay bir yoldur. Diğer türlüsü sarsıcı olandır. Ama sarsıntı bittiğinde hiç olmadığı kadar büyümüş, sağlamlaşmış, özgüveni artmış ve dolayısıyla daha mutlu bir birey olursun. Handan Çağlayan’da beş yıl süren bu çalışmanın kendisi açısından sarsıcı ama bir o kadarda dönüştürücü bir süreç olduğunu belirtiyor. Aynı zamanda alan çalışmasının da yer aldığı bu kitapta yüz yüze görüşmelerin kendisi açısından “fark ettiren” bir süreç olduğunu açık yürekle söylüyor.
