Ölümün soğuk yüzüyle yaşamın her anında karşılaşıyoruz. İşte sel ve tsunamiden kaybedilen ve o bölgede daha da kaybedileceği bilinen binlercesi. Her gün sıradan cinayetlerle veya trafik kazalarıyla yaşamları sona eren insanlar. Operasyonlarda ölen gençler. Bunların hepsi insanı üzüyor ve çaresizliğimizi hatırlatıyor. Ama bazı kayıplar var ki çok daha derin bir acı duygusu bırakıyor. Bahattin Karakütük’ün uzaklardan gelen ölüm haberi işte böyle bir duygu bıraktı bende.
İlk duyduğunuzda; daha çok gençti, üstelik başka insanların yaşaması, toplumsal barışın inşası için emek veren bir insandı diyorsunuz. Ve böylesi bir mücadele içinde olan insanların çok daha güçlü olduğu varsayımına takılıp kaldığınızı fark ediyorsunuz. Oysa gerçeğin yüzü çok farklı. Bireylerin kendi dünyalarında yaşadıklarını anlamak büyük özen gerektiriyor. Üstelik toplumsal olaylarla uğraşan gruplar içinde bireylerin özelinde neler yaşandığı çoğu zaman hiç fark edilemiyor. Bu ölümde böylesi bir eksikliği daha bir yakından hissediyor insan.
Keşkeleri sevmiyorum ama daha yakınındakiler onun çok insanca olan kaygılarını derinleşmeden çözmekte yardımcı olamazlar mıydı? Gibi pek çok soru da kafama takıldı.
Kendisini kısa bir tanışmanın dışında fazla tanıma fırsatım olmadı. Ama aynı camianın içinde çok benimsediğiniz, değer verdiğiniz insanlarla çok da yakın bir dostluğun gereği ve olanakları olamıyor çoğu zaman. Televizyonda ilk izlediğimde, aksansız Türkçe sini duyar duymaz, “galiba Türk” demiştim. Bir anlamda Kürt dostu olmanın da bedelini ödedi, birçok Türk arkadaş gibi.
Onun ölümü, “sürgün” sözcüğü üzerinde de daha bir durulması gerekliliğini ortaya koydu.
Aynı memleket içinde yaşanılan sürgün yaşamının bile bireylerin psikolojilerinde nasıl iflah olmaz yaralar açtığını biliyoruz. Ama memleket dışında yaban ellerde yaşamanın yarattıklarına dair sanki biraz daha umarsız ve rahatız. Hep şöyle bir algılayışımız var; “ne güzel, gelişmiş modern ülkelerde yaşıyorlar, olanakları bizlerden daha fazla o zaman bizden daha mutlu yaşıyorlar.” Oysa gerçek bu değil. Bu yanılgıyla özellikle gençlerimiz ülke dışına gidip yaşamak için çok istekli değiller mi? Gidemedikleri için bunalımlara girmiyorlar mı?
Yaşamda esas olan galiba gönlünüzün istediği yerde ve özgür iradenizle yaşamak. Belli ki
Baha’nın da gönlü kendi memleketi dışında yaşamaya hiç razı olmamış. Ne çok değerli insanımızı, bu sistemin paranoyaları yüzünden uzak memleketlerde hasretlere koyarak kaybettik. Bu son olur dileğinde bulunmak istiyor insan ama acaba son olacak mı? Böyle olmayacağına dair pek de önemli bir gelişme görünmüyor doğrusu. Hala yasaklı binlerce kişi memleketlerinde yaşama tercihlerini kullanamıyorlar.
Diğer yandan da Baha gibi insanlar kolay yetişmiyor. Her bireyin diğeriyle asla karşılaştırılmaması gereken yaşam hakkı var şüphesiz. Ama onun gibi üreten ve emeğini böylesine katan insanların kaybı hepimizin kaybı. Ailesi ve en yakınındakilere büyük sabır, basınımıza da kaybettiği böylesine bir değer için başsağlığı diliyorum. İnsanın elinden bir şey gelmiyor. Sürgünden böylesi kötü haberler almamak dileğini de ilave etmekten başka.
