6 Ocak tarihli gazetede, “Tecavüz mağduru tutuklandı” başlığıyla verilen haber, kaçımızın dikkatini çekti bilmiyorum. Sadece üstünkörü okuyup geçtik mi? Belki de çok kanıksadığımız bir durum. Artık geçmişte kalan ve “çatışma ortamı” diye adlandırdığımız 15 yıl içinde benzeri öyle çok olay yaşandı ki. Kürt kadınlarının, annelerinin tecavüze, tacize uğramalarına o yıllar içinde, pek çok kez tanık olduk veya duyduk. Küçük sayılabilecek bir bölümün verdiği hak arama mücadelesine ise birçoğumuz destek verdik veya sadece öfkemizi içimize gömüp sessizce izledik.
K.Ö’nün öyküsü aslında yaşadıkları, hissettikleri açısından diğerlerinden pek de farklı değil. Ama benim açımdan biraz farklı; çünkü olaydan hemen sonra bire bir tanık olduğum, sürecini yakından izlediğim bir dram. Onunla paylaştıklarımız bir kadın olarak, bir anne olarak beynime en fazla kazınanı. Bu paylaşımımızdaki önemli bir sorun, dildi. Tek kelime Türkçe bilmiyordu. Aramızda hep bir tercüman oldu. Kürtçe bilmemenin iç bunaltısını, kızgınlığını her karşılaşmamada derinden hissettim. Ortak dilimiz olmasa da ortak kadın yüreğimiz vardı. Bu yürekle götürdük biz de dayanışmamızı. Çoğu zaman da gözlerimizle konuştuk.
İlk kez Adana HADEP İl Örgütü’nde karşılaştık. Olayın üzerinden bir gün geçmişti. İnsan Hakları Derneği ve Vakıf’ından geliyordu. Yanında İnsan Hakları Derneği’nin şube başkanı vardı. Şikâyet başvurusunda bulunmuştu. Yüzü ve boynu uğradığı şiddetin izlerini taşıyordu. Derneğe, partiye hayatında ilk gelişiydi. Göz göze geldiğimiz ilk andan hemen sonra dernek başkanını ve beni bir kuytuya çekti. Aynı dili konuşmasak da hemen meselenin altında son derece önemli bir şey olduğunu anlamıştık. Başına gelen sadece darp ve fiziksel şiddet değildi.
“Oğullarımı ikna edin, yaşadıklarım karşısında sessiz kalmayacağım” diyordu. Sessiz ve içe kapanık mizacının altında onurlu ve kararlı bir yürek atıyordu. Aynı akşam biri melle olan birkaç yöneticiyle birlikte evindeydik. Çok zor dakikalardı. Feodal değer yargıları, gelenekler, görenekler, babasızlık, yoksulluk, kendi topraklarından sürülüp gelmişlik ne ararsanız vardı yaşam öykülerinde. İki yetişkin oğlunun erkek yüreklerinde, tüm değer yargıları, onlar için kutsal olana analık kavramı, çok kısa ama çetin bir sınavdan geçti.
Böylesi anlarda, “İşte, bu ananın yaşadıklarının tek bir nedeni var, Türkiye’de Kürt olmak” demekten başka diyecek bir şey bulamıyorsunuz. Kızı yıllar önce dağlara gitmiş. Gidişinden, nereye gittiğinden ve gidiş gerekçesinden haberi olmamıştı. Kürt sorunun sosyolojik temellerini falan da hiç bilmiyordu. Kendi dünyasında sorgusuz, hesapsız yaşamaktaydı. Ama tüm analar gibi gittikten sonra yüreği kızıyla birlikteydi. İyi mi? Sağ mı? Na zaman bu çatışma biter? Kızıma ne zaman kavuşurum? Soruları yüreğinde, aklında dönüp duruyordu.
Kızı gittikten sonra çoğunluğu korucu olan köylerinin ve akrabalarının baskılarına dayanamamış, oğullarıyla Adana’da kendi gibi savaş mağduru ailelerin yaşadığı bir mahallede, bir göz odada kendi halinde bir yaşam sürdürüyordu. Evinde yalnızken maskeli, silahlı bir grup erkek saldırmıştı. Dayak yemiş, anlamadığı bir dilden sorular sorulmuş ve tecavüze uğramıştı.
İnsan Hakları Vakfı Adana Şubesi tarafından iki kez uğradığı saldırının yarattığı nedenlerden ötürü önemli ameliyatlar geçirmesi sağlandı. Uzun bir süre psikolojik tedavi gördü. Bu arada küçük oğlu da yaşadıklarını kolay atlatamadı. Üç kadın avukat savunmasını üstlendi. Ne yazık ki, demokrat yanları ve Kürt kimlikleri olmasına rağmen yaşananların inanılmaz yüzüyle karşılaşmak avukatlar açısından da zaman zaman ikircikli duruşlara yol açtı. Yaratılan yurtiçi ve dışı kamuoyunun baskısıyla Türkiye’de ilk kez 200’ün üstünde güvenlik görevlisiyle yüzleştirildi. Heyecanlanan oğlunun ilk refleksi teşhisin üstünü örtmeye zemin edildi. Dava, “Gözaltında Cinsel Taciz Ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi” avukatları tarafından iç hukuk yolları tükenince AHİM’e götürüldü.
Yaşadıklarının etkisi öylesine derindi ki, son derece önemli ayrıntıları sonradan sonraya söyledi. Düştüğüm şaşkınlık karşısında, Eren Keskin “Tüm tecavüz mağdurları yaşadıklarının hepsini hemen anlatamıyorlar” demişti. Unutmak istemek bu kadar derin oluyordu tecavüz mağduru kadınlar açısından.
Dava AİHM’e gitmeden önce ve gittikten sonra anne, pek çok defa tehdit ve saldırıya uğradı. Ben sayısını unuttum. Yaşananlar insanların gözlerini öylesine korkutmuştu ki, evde yalnız bırakmamak önemli bir sorun haline almıştı. Saldırganlar, pek çok defa onu evde yalnız yakalayıp uzaklara götürerek tehdit etmeye başardılar. Her saldırıdan sonra daha bir kararlı oldu. Gözlerindeki o kararlı, içten ve sevgi dolu bakış hiç yok olmadı. Anneler gününde kürsüye çağırıp eline tutuşturduğumuz çiçeklerle, o gülen yüzüyle ve hayatında ilk kez mikrofonda, gözyaşlarıyla kendini dinleyenlere kararlılığını ve hissettiklerini anlattığı günü de hiç unutmuyorum.
Şimdi de “sahte kimlik temin ederek örgüte yardım ve yataklık ettiği” gerekçesiyle tutuklu. Tek kelime Türkçe bilmeyen, , dolayısıyla Türkçe okuma-yazma da bilmeyen, anadili Kürtçeyle de okuma-yazma bilmeyen bu anneye yönelik tutuklama gerekçesinin tamamen asılsız olduğu gün gibi ortada. Bunun tek bir gerekçesi var, güvenlik güçleri öç almak istiyor. Kendisine yöneltilen tüm tehdit ve baskılar, davasından vazgeçmesi yönündeydi. Bu süreçte AİHM’de kazanılacak böyle bir dava, yetkililerin hesabına gelmiyor. Keşke bu hesabı daha önce iyi yapıp suçlular için sahte raporlar almak, saklamak ve korumak yerine teslim etselerdi.
Bunu yapmadılar, bulmak istiyor gibi görünüp suçluları bulmamakta ısrar ettiler. Şimdi bu yüreği kocaman, onurlu anneyi mesnetsiz suçlamalarla demir parmaklıklar arasında görmek, devleti daha haksız ve basit bir konuma indirgemekten başka bir işe yaramıyor. Bu beyhude politikalardan vazgeçip, bir an önce gerçek suçluları yakalamak düşüyor yetkililere.
Gündem Gazete Kadın Eki
