Hrant Dink’in öldürülmesi, barışa, demokrasiye, eşitliğe ve kardeşliğe inanları çok derinden etkiledi ve üzdü. Cinayetin ardından gelen tepkilerde ise uzun süredir vicdanlarıyla hesaplaşmayı bir kenara bırakmış kesimlerin yeniden girdikleri vicdan hesaplaşması öne çıktı. Bu ne kadar sürer? Bilinmez. Ama galiba ortaya çıkan bu durum acı kaybın kazanımlarından biriydi.
Türkiye siyasi cinayetlerin fütursuzca işlendiği ve gerçek katillerin henüz ortaya çıkarılıp cezalandırılmadığı bir ülke. Musa Anter, Mehmet Sincar, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu bunlardan sadece birkaç tanesi. Üstelik bu cinayetlerin tarihi Cumhuriyetin ilk kuruluşu ve hatta daha da ötesine dayanıyor. Sistemin bu şekilde devam ediyor olması da demokrasi ve barıştan yana olanların örgütsüzlüğünde, dağınıklığında yatıyor.
Genel bir sol alışkanlık olarak şiddet ve şiddet kültürü üzerinden şekillenip iktidarını sürdüren eril sistemi tespit ederiz. Burası doğrudur ama bu sistemi değiştirip dönüştürmeye yetmeyen güçsüzlüğümüzü sorgulamayız. Aslında sorgular gibi yapıp sürekli üstünü örteriz. Israrla ve inatla temel sorunun burada yattığını düşünüyorum.
Talep ettiğimiz demokrasi önce kendi içinizde yerleşmek zorunda. Bunun birincil koşulu cinsiyet politikasıdır. Eril bir yapılanma asla demokrasi gücü olamaz. Karar mekanizmalarında kadınların katılımının olmamasının günahını yine kadınlara çıkararak bu sorunu aşmak mümkün değil. Kadınların binlerce yıldır birikmiş sorunlarını bir anda yok saymak ve hiçbir özel önlem almamak ucuz bir demagojinin ötesine gitmiyor. Önce bunu masaya yatırmak gerekiyor
İkincil mesele olarak sistemin adaletli olmasını istiyoruz. O zaman kendi içimizde ne kadar adaletliyiz bunu sorgulamalıyız. Tasfiye kültürünün yerleştiği bir yapıda adaletten söz etmek mümkün değil. Ranta, iktidar hastalığına, halk kuyrukçuluğuna ve tembellik derecesine varan emeksizliğe, emek hırsızlığına bulaşanların ortaya çıkarılmadığı bir örgütlülük de ise demokrasiden bahsetmek mümkün olmuyor.
Şiddetin tanımı yüzyılımızda entelektüel manada çok farklılaştı. Bu farkı fark etmek için konuşmak, tartışmak ve okumak gerekiyor. Ancak empatisiz bir konuşma sadece yeni adaletsizlikleri, yeni tasfiyeleri yaratıyor. Sorunlara birkaç açıdan bakmak, derinlemesine tartışmak, en uzak ve en yakın ihtimalleri hesaba katarak konuşmak ve bir sonuca ulaşmak emek istiyor. Bu emeği verdiğinizde daha kalıcı bir sonuca erişmek mümkün.
13-14 Ocak tarihlerinde Ankara’da yapılan barış arama konferansı önemliydi. Birkaç insanın uzun süredir büyük emek vererek başlattığı ama şimdi büyüyen bir çaba hepimizi haklı olarak umutlandırdı. Barışı aramak ve bulmak zorundayız. Aksi takdirde, gelecek kuşaklara bunca yıldır büyük bedeller ödeyip bırakamadığımız bir barışın hesabını verememek çok ağır. Medyaya geniş yansıyan bu çaba kamuoyu önünde Kürt sorunun daha görünür olmasına hizmet etti. Bu görünürlük eğer kişilerin medyadaki görünürlüğü ile sınırlı kalırsa emeklere çok yazık olacak.
Bu görünürlük, halka inen ve barışı ilmik ilmik ören bir çabaya dönüşürse umut etmeye değer. İşte tam da bu noktada içine dönüp bakmak gerekliliği çok önemli. Erilliği, adaletsizliği sorgulamadan barışın inşası mümkün değil. Tabii barıştan sadece silahların susmasını anlamıyorsak. Zira silahların susması çok önemli ama sadece silahların susması barışı sağlamıyor.
Barışı konuşmalıyız. Üstelik “şapkayı önüne koymak” deyiminin kastettiği manada konuşmalıyız. Bunu öncelikle Kürt siyaseti yapmalıdır. Kol kırılıp yen içinde kalmamalıdır.
