Annelere mahsus sevgi!

Yazınızın yayınlanacağı günün özel günlere denk gelmesi, her zaman olumlu olmuyor.

Neden derseniz, o günü görmezlikten gelemiyorsunuz ve birazda zorunlu olarak konu seçimi yapıyorsunuz. Bu gün de “anneler günü”. Geçen yıl anneler gününde yazdıklarıma bir göz attım. Bir yıl içinde değişen bir şey olmamış. Yani analarımızla başlayan küfürlerin söylenme hızında bir değişme yok. “Cennet annelerin ayakları altındadır” yerine “dayak cennetten çıkmadır’ atasözüne daha yoğun bir ilgi, alaka gösterilerek analar dayak yemeye devam ediyor. 

Sağlık, eğitim, işsizlik, yoksulluk, ekonomik özgürlük falan derken anaların dertleri saymakla bitecek gibi değil. Eliniz böğrünüzde kala kalıyorsunuz, “şimdi ne yazayım?” Diye dertten bahsetmeyip daha güzel şeylerden bahsetmekte mümkün tabii ki. Güzel şeylerden daha sık bahsetmek içinse sorunların daha az olması gerekiyor. Öte yandan, kadınların sorunlarını dile getirmeyi daha çok bir yakınma olarak algılama eğilimi de oldukça fazla. “Çok konuşuyorsunuz, çok yakınıyorsunuz, yakınmayın çözüm üretin” diyenlere hemencecik çözümleri sıralamakta mümkün değil. Hani beş bin yıllık bir ezilmişlik tarihimiz var. Ha deyince sorunlar çözülmüyor, önce sorunların farkında olmak gerekiyor, çözüm çok büyük bir zihniyet devrimini gerektiriyor. Desek de böyle düşünenleri ikna etmek pek mümkün olmuyor.

Bunları düşünürken; annelerden beklenen temel olgunun “sevgi ve şefkat” olduğu duygusuna daha çok kapıldım. Nedense bunca sorunları olmasına, kendileri sevgi ve şefkat görmemelerine rağmen, annelerden koşulsuz olarak sevgi ve şefkat göstermeleri isteniyor. Böylesi bir beklentinin tek başına kadına yüklenmesi ise büyük haksızlık. Çocuk, yetişmekte olduğu ailenin tüm yetişkinlerinden sevgi görmelidir. Bu tartışmasız bir durum. Sevgiyle geçen bir çocukluk dönemi, yetişkinlik döneminde de sevgi gösterebilen bir birey olmayı kolaylaştırıyor.

Şiddet kültürünün tüm dünyayı kuşattığı toplumumuzda böylesi bireylerin çoğalması ve topluma hâkim olması da hepimizin istemi. Bu duyguyu vermekle görevlendirilen tek cins ise kadın. “aile reisi” olarak görevlendirilmiş baba kimliğindeki erkekten böylesi bir beklenti yok.

Kaşları her zaman çatık, her an ve her şeye bağırmaya hazır bir durumda. Ev içinde yaşanan bazı sorunları duymaması gerekiyor. Zira duyarsa çok kızar. Bağırır çağırır. Yıkar döker ortalığı. Sert olmalı. Sertlik, iktidarının sürmesinde bugüne kadar kendisine öğretilmiş en temel davranış biçimi.

Cinsiyetçi roller böyle belirlenmiş. Sistemler bunun üzerine kurulmuş. Şüphesiz bu rollere uymayan, değişim, dönüşüm içinde olan pek çok baba da var. Sözümüz, geleneksel rollerde ısrar eden büyük çoğunluğa. Öncelikle bu büyük çoğunluğun yüreklerine insan sevgisini sokmak gerekiyor. Sevgi hesapsız, kitapsız olmalı. Yüz verirsem, gülersem iktidarım elden gider düşüncesi yüreklerden sökülüp atılmalı. Yani demem o ki “sevgi” annelere mahsus bir duygu ve yükümlülük olmaktan çıkmalı. Kadın, erkek tüm topluma sirayet etmeli.

Çok ütopik görünse de toplumsal barışın önünü açacak temel olgu olarak görünüyor. Aynı zamanda büyük emek istiyor. Çünkü insanlar arasında sevgi bağının oluşması çok kolay değil.

Kavga için sebep üretmek konusunda insanlık daha başarılı. O nedenle savaşlar bitmiyor.

Onun için milyonlarca insan aç.

Anneler için bugün söylenecek sahte övgülere tahammül göstermek zorunda bırakılmak sıkıntı verici. Erkeği, her türlü sorgulamadan kaçmasına fırsat veren “hediye alma” eylemine katlanmakta. Yine de bu ülkede büyük bir fedakârlık gerektiren anne olma durumundaki tüm kadınlara sevgiyle yaşamalarını diliyorum.

Scroll to Top