Akordeon sesi Kars’ı hatırlatıyor!

Bir bayramı daha geride bıraktık. Barış temennilerimizi tekrarladık. Bayramın bir anlamda devam ettiği bu Pazar gününde memleket meselelerini bir kenara bırakıp, belki de biraz özel ama farklı bir şeyler yazmak istedim. Anlatacaklarımın ağırlıkla şehir merkezini içerdiğini de baştan belirtmekte fayda var.

Ankara’da, oturduğum mahallede bir süredir sokak aralarında gezinerek akordeon çalan insanlar var. Kışın geldiğini iyice hissettiğimiz soğuk bir havada sokaktan yükselen bu ses bana Kars’ı hatırlattı. Adeta Kars’ın kokusu geldi ve çocukluk, gençlik anılarıyla o zaman ki, ya da aklımda kalanları sizlere aktarmak istedim.

Bir defa akordeon, Kars’la bütünleşmiş bir müzik aletiydi. Azeri kültürünün daha hâkim olduğu yıllarda düğünlerde kullanılan en temel müzik aletiydi. Pek çok insan çalmasını bilir, çocuklarına da öğretirdi. Hatta sadece Azeriler değil, Kars’ta yaşayan pek çok farklı halktan, kültürden insanlarda benimserdi.

Şehir sinemasına veya Ordu Evi Sinemasına ailece en güzel giysilerin giyilerek gidildiği anlar. Daha sonra Yeltekin Sineması açıldığında, Şehir Sineması hızla elit yanını yitirmişti. Türkiye’nin batıdaki şehirleriyle eş zamanlı güncel filmler gelirdi. Gece matineleri erkekli kadınlı daha elitken, gündüz kadınlar matinesi görmeye değerdi doğrusu. Özellikle gönlünüzce sımışka (ay çekirdeği) yiyebileceğiniz Şehir Sinemasında, kötü tiplemeyi ıslıklar ve yuhalamalarla telin edip, olumlu tiplemeleri alkışlama, duygulu sahnelerde istediğin gibi ağlama özgürlüğün vardı. Sinema o zaman Karslı kadınlar için önemli bir sosyal aktiviteydi.

Sımışkadan biraz daha bahsetmek gerekiyor. Tüm şehrin en fazla tükettiği bu yemiş bildiğiniz ay çiçeğinden farklıydı. Simsiyah ve son derece iriydi. En güzelini, yine Şehir Sineması önündeki tablasında Cello(Cemal) satardı. Şimdi o zamanki sımışka yok. Neden ortadan kayboldu bilmiyorum. Bir başka özel tatsa Mamoş Dayının dondurmasıydı. Kendi ineklerinin sütünde yaptığı ve mis gibi kokan o bembeyaz dondurmanın tadı hala damaklarda. Ortakapı mahallesinin köşesindeki arabasında satardı ve akşamüstü evden götürdüğümüz çay bardaklarına doldurturduk bu güzel lezzetti.

Kars’ta yaşayan çok çeşitli halklar arasında Ortodoks olan Rus’lar da vardı. Evlerinin bir köşesinde mumlarla aydınlatılan ve önünde dua ettikleri, Meryem Ana tablosu, bir köşede duran gramofon, yılbaşlarında süslenmiş çam ağacı etrafında mahallenin bütün çocukları el ele tutuşup dönüşümüz, renkli şekerlerle süslenmiş pilav, renk renk boyanmış yumurtalar. Hele hayvansal gıdaları yemedikleri perhizlerinin ardından gelen bayramlarında; kar gibi beyaz masa örtüsünün üzerine dizdikleri yemekler, paskalya çörekleri için hepimiz gitmek isterdik evlerine. Paskalya çöreklerini yaptıkları özel fırınları vardı. Onlarda bizim bayramlarımıza ilk gelenler olurdu.

Ruslar arasında Luise Teyze bir başkaydı. Yüzüne sürdüğü bol pudrası, kırmızı ruju, şapkası, elinde bastonuyla tam bir hanımefendiydi. İnanılmaz bir ahçıydı ve her şeyi kardeşiyle birlikte beslediği ineklerin sütüyle yapardı. Hepimizin ilk dişçisi ise dişçi Trofim’di. Kiliselerinin bizim yerel yöneticiler tarafından hamam yapılması ve onların o hamama asla gitmediklerini de iyi hatırlıyorum. 12 Eylül sonrası yaşanan o büyük göç sonunda Kars’ta Rus kalmadı ne yazık ki.

Şimdi artık eskisi gibi yağmayan bembeyaz karı, faytonları, ailece bir seremoniye dönen ve çocukken bizi bunaltan hamamları ile anlatılacak çok şey var. Her zaman sol kültürün hâkim olduğu, çeşitli halkların, kültürlerinin harmanlandığı Kars şimdi başka bir profile sahip. O zaman dışlanan Kürtler şimdi şehrin ticaretinde varlar. Azerilerin önemli bir bölümü büyük kentlere göç ettiler. Politik duruşunun, iktidarda olan siyasete göre daha hızla dönüşüm göstermesi önemli bir olumsuzluk ama Kars, o farklı dokusunu yeniden hayata geçirebilir. En azından öyle olmasını diliyorum.

Scroll to Top