Bu soruyu içimizdeki insanlar da dışardan izleyenler de soruyor. Kürt kadınlarının yıllardır sürdürdükleri mücadele artık bir hareket olarak adlandırılabilir mi? Ben bu soruya tereddütsüz
“evet” diyorum. Dünya ve Türkiye’deki kadın hareketleri ile karşılaştırıldığında daha kısa bir zaman süresini kapsamakla birlikte kitleselleşme ve ideolojik açıdan “hareket” ismini almayı hak ediyor.
Kürtlerin tarihsel kökleri epeyce gerilere gidiyor. Niyetim bunu irdelemek değil. Sadece kadınların örgütlenme düzeylerinin gelişimi ile ilgili birkaç hatırlatma yapmak istiyorum. Kadınlar adına ilk örgütlülük, 1919 yılında İstanbul’da yaşayan Kürt kadınları tarafından “Kürt Kadınları Teali Cemiyeti” adıyla kurulmuş ve üç ay içinde o zamanki devlet yetkilileri tarafından kapatılmış. Kısa süren çalışmaları içinde birkaç sosyal etkinlik ile kadınların yaptıkları konuşmalarda milliyetçi öğeleri görmek mümkün. Avrupa’da yaşayan o dönemin Kürt erkek aydınların teşvikiyle yürütülen bir çalışma. Tarihte yer alan bu kısa örgütlülüğü hatırlamakta fayda var diye düşündüm.
12 Eylül döneminde başlayan ve benim Cumhuriyet tarihi içinde ve Türkiye açısından “29 uncu isyan” olarak nitelendirmeyi daha uygun gördüğüm dönem Kürt kadınları açısından en önemli dönem. Kürt sorunun çözümsüzlüğünün yarattığı ortamın Kürt gençleri tarafından silahlı çözümüne karar verilmesi ile birlikte kadınların da dağlara doğru yürüyüşü başladı. Bu süreçlerde okuduğumuz kitap ve dokümanlardan anlaşıldığı kadarıyla kadınların bu yürüyüşü erkekler tarafından pek de iyi karşılanmamış. “Ağırdır yürüyemezler, güç getiremezler” tarzında itirazlar olmuş.
Ve yine bu ilk süreçlerde yürüyüşe katılan kadınların daha çok erkeklere benzer halleri göze çarpıyor. Kısa saçlar, erkekler gibi sigara içmeler, hatta ellerde tespihler fotoğraf karelerinde benim kadın bakış açıma takılanlar. Bu beklenmeyen kadınların dağlarda yarattıkları yaşam koşulları, feodal kurallar içinde bunca yıl yaşamış ve kadına yaklaşımın son derece geri olduğu ailelerin yaklaşımları ve sistemin kadın bedeni üzerinden yaklaşımları. Çatışma döneminin en yoğun olduğu dönemlerde öldürülen kadın gerillaların çıplak vücutlarını sergileme girişimleri, doğum kontrol hapları olduğu iddiasıyla gösterilen ilaçlardan farklı anlamları çıkarmaya uğraşan medyanın çabaları. Tüm bu çabalara rağmen zaman içinde “kadın” meselesi Kürt siyasi hayatının oldukça önemli bir yerine oturdu. Bana göre dağlardan başlayan ama Dünya üzerinde yaşayan tüm Kürt kadınlarını saran, derinden etkileyen bir büyük değişim yaşandı.
Kadın çözümlemelerinin ilerlediği yıllarda kaçırılan bir Türk gazetecinin “Dağdakiler” adlı kitabı beni etkilemişti. Kendini kaçıranları onaylamayan ve adını şu anda unutmuş olduğum gazeteci, uzunca bir süre zorunlu olarak kaldığı dağlardan kadın ve erkek ilişkileri üzerine olduğu gibi bir fotoğraf çekmişti kitabında. Örneğin kadınların erkeklerden farklı olarak neşeli neşeli konuştuklarını, güldüklerini, uzun saçlarının örgülerine renkli saç tokaları taktıklarını, erkeklerden uzak mesafelerde uyuduklarını yazmıştı. Hani birçoğunuz için ufak bir ayrıntı gelebilir ama biz kadınların ayrıntılara bakışımız çok önemli bir özelliğimizdir diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama benim içimi ısıtmıştı o kitapta yazılanlar.
O zorlu süreçlerde Türkiye’de DEP ile başlayan Kürt siyaseti içinde de kadınlar hep var oldu.
İçinde bulunduğumuz sürecin kadın algılamasından çok farklı, daha çok ulusal bilinç ve ödenen bedellerin muhatabı olan kadınlar siyasetteki ilk tecrübelerini yaşadılar. Leyla Zana o dönemden günümüze Kürt kadının mücadelesini Dünyanın gözleri önüne seren en önemli örnektir. 1991 yılında kurulan “Yurtsever Kadınlar Derneği” ise ilk özgün kadın örgütlülüğü olarak göze çarpıyor. Bir yıl içinde şubelerini açmış ancak dernek ve yöneticileri hakkında sürdürülen davalar sonucunda kapatılmıştır.
1995-2004 yılları, kadın ideolojisinin iyice netleştiği ve özellikle HADEP’te kadın kollarının güçlenmeye başladığı, özgün kadın kurumlarının yaratıldığı, hem büyük bir kitleselliğe hem de kurumsallaşmaya doğru evirildiği bir dönem.
Yaşanan süreçler bizi, İstanbul’da 11-12 Eylül 2003 tarihlerinde yapılan konferansta “Demokratik Özgür Kadın Hareketi” olarak kendimizi tanımlama aşamasına getirdi. Çok hızlı ve kısaltılmış bir özetti buraya kadar. Feminizm başta olmak üzere, özellikle sosyalizm deneyimlerini ve tüm dünya kadın hareketlerini irdelemeye büyük çaba harcayan ve bu tartışmaları hala sürdürmekte olan hareketimizi örgütlemek üzere kolları sıvamış bulunmaktayız. Sayfa yine bittiği için hareketimize dönük içinden biri olarak konuşulmasında ve tartışılmasında büyük yarar gördüğüm eleştirilerimi yazmaya yer kalmadı. Haftaya devam etmek gerekiyor.
