Engels 1884 yılında “Erkek burjuvazidir ve karısı proletaryayı temsil eder” demiş. Üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen bu sözün hala geçerliliğini koruduğuna inanmaktayım. Ayrıca derin düşünüldüğünde kadın sorunun sınıflar üstü, evrensel bir sorun olduğu da bu sözle ortaya çıkıyor. Türkiye kadın hareketi içinde dağınık bir şekilde yer alan sosyalist kadınların günümüzde de sürmekte olan algılayışlarını, geçmiş deneyimler ışığında ele almak daha uygun olur sanırım. Marksizm, kadınların kurtuluşuna dair önemli çözümler getirmiştir. Sosyalizm kuramcıları ve yürütücüleri ise ağırlıkla erkekler olmuştur. Kadınların büyük sahiplenişleri, kadın önderleri ve emekleri var ama sonuçta yaşanan tüm sosyalist devrimler “erkek devrimler” olarak vücut bulmuştur. Ekim Devrimi, sosyalizmin ilk devrimi. Buradan dünyayı saran, uzunca yıllar çok sayıda ülkenin yönetim biçimi olan sosyalizm, ezilenler açısında büyük kazanımlar sağladı. Bu kısa yazıda sosyalist sistemlerin kadınlara tam bir kurtuluşu kazandırıp kazandıramadığını sorgulamak istiyorum. Ama bunun ötesinde sosyalizmin kuram olarak bu günün koşullarında kadın özgürlüğünü sağlamaktaki eksikliklerinin tartışılması ve bu tartışmalar ışığında daha ileriye götürülmesi gerektiğine de inanıyorum.
Ekim Devrimi’nin ilk yazılı yasası 17 Ekim 1918 yılında kadına ve aileye ilişkin çıkıyor. Geniş özgürlükler tanıyan, kapsamlı ve devrimci bir anlayışla kadınlara o günün koşullarında büyük haklar veriliyor. 1920 ve 1926’da çıkarılan diğer yasalarla da kürtaja ve eşcinselliğe özgürlük tanınıyor, medeni yasa kadın lehinde düzenleniyor, doğum izni 16 haftaya çıkarılıyor. Bu arada çamaşırhaneler, yemekhaneler ve kreşler açılıyor. Kadınların eğitimi ve iş edinme haklarında büyük gelişmeler yaşanıyor.
Bu olumlu gelişmelerin yaşanmasına rağmen, toplumun temel çelişkisi olan sermaye ile emek arasındaki çelişki üzerinden kurgulanan Marksizm, kadın sorununa bu perspektiften bakarak önemli bir eksiklik yaşamıştır. Hala ülkemizde de sürmekte olan bu anlayış, kadın sorununun evrenselliğini büyük ölçüde göz ardı ederek darlaştırmıştır. “Sadece ezilen sınıfların yani emekçi kadınların kadın sorunu vardır. Burjuva kadının sorunu yoktur veya onun sorunu bizi ilgilendirmez” anlayışı. Şüphesiz sosyalizmin temel amacı sınıfları ortadan kaldırmaktı. Sınıflı toplumlar var olduğu müddetçe eşitlikten söz edilmez. Ancak sosyalist ülkelerde, çok geniş halk kitleleri arasında büyük bir eşitlik sağlanabilmişse de yeni eşitsizliklerde ortaya çıkmıştır. Parti yönetiminin oluşturduğu yeni bir sınıf oluşmuş, toplumun tüm kesimleri itibariyle sınıflaşma ortadan kaldırılamamıştır.
Yine bir başka yanılgı, kadının özgün örgütlülüğünün engellenmesinde yaşanmıştır. Sosyalist sistemin yaratıldığını ve bu sistem içinde kadınların zaten kurtulacağına dair inanç o dönemin sosyalist kadınları tarafından büyük bir çoğunlukla kabul görmüştür. Bu nedenle ülke yönetimini sağlayan tek partilerde ve bağımsız özgün kadın örgütlenmeleri yapılmamış, feminist örgütlenmelere de “sınıf mücadelesini bölüyorsunuz” suçlaması getirilmiştir. Bu örgütlenme eksikliği hem kadın bilinçlenmesinde gelişmenin önünü kesmiş hem de partinin ve ülke yönetiminin karar mekanizmalarında yer alan kadınların sayısının son derece sınırlı kalmasına yol açmıştır.
Sosyalist sistemlerde var olan bir başka yanılgı da, kadının aile içindeki durumudur. Kadının eve olan bağımlılığı ortak çamaşırhaneler, yemekhaneler ve aşevleri ile giderilmeye çalışılsa da sonuçta buralardaki işlerin yürütülmesi de kadınlara bırakılmıştır. Ayrıca anneliğin kadının asli görevi olduğu fikri hiçbir zaman yok olmamıştır. Erkek ev içinde yine eski cinsiyetçi rolünü sürdürmeye devam etmiştir.
Giderek kadın özgürlüğü konusunda geriye düşüş yaşanmış, özellikle Stalin döneminde had safhaya ulaşmıştır. 1933- 1944 yılları arasında daha önce verilen pek çok hak geriye alınmıştır. 17. Kongre’de Stalin, kadını “anne ve işçi” olarak tanımlamış, eşcinsellik suç sayılmış, kürtaj yasaklanmış, “sovyetik aile” kavramı getirilerek devlet, aileyi korumuş, evlenme törenleri ve gelenekleri geri getirilmiş, en acısı da 7. Çocuğunu doğuran annelere “analık madalyası” verilerek kadının köleliği tescil edilmiş, boşanma zorlaştırılmıştır.
Lenin’in erken gördüğü ancak ömrünün vefa etmediği “bireysel özgürlükler kapitalizme bırakılamaz” belirlemesi ile ortaya konan, devlet-birey ilişkisindeki sıkıntıların en çok kadını etkilediği ve kadının her şeyden önce birey olamadığı sosyalist sistemler, kadınlara büyük kazanımlar sağlamış ancak bu yanılgılı yaklaşımlarla tam bir kadın özgürlüğü yaratamamıştır.
Sonuç olarak; yüzyılımızın kadın özgürlüğü algılayışıyla sosyalizmin özünde temel bir çelişki yoktur, aksine büyük bir mutabakat vardır diye düşünüyorum. Demokratik Sosyalizm ’in bu sorunları aşarak kadınlar için kurtuluş modeli olacağına da yürekten inanıyorum.
