15 Şubat’ın ardından! 

15 Şubat tarihi, Kürtler açısından son derece önemli bir tarih. Şüphesiz arkasındaki büyük komplonun önünde durabilmek ve her şeyi ters çevirmek mümkün değildi. Tarih boyunca yaşanan Kürt isyanlarından çok farklı bir boyutu olan son isyanın, en temel özelliği dört parçaya yayılmış topraklar üzerinde yaşayan Kürtlerin oldukça önemli bir kesiminin Abdullah Öcalan’a dönük güven duygusuydu. Bunları düşününce; oldukça geniş imkânlara sahip olmayı başarmış bir hareket, bu kadar değer verilen liderinin Türkiye’ye götürülüşüne direnemez, engelleyemez miydi? İmralı’ya getirilmesi bu kadar kolay mı olmalıydı? Soruları insanın aklına daha çok takılıyor.

Belki de bu soruların netliğe kavuşmasını tarihe bırakmak gerekiyor. Getirilişinin üzerinden tam altı yıl geçti. O günden bugüne geçen zamanın doğru değerlendirilmesi ve irdelenmesi gerekiyor. O günkü zorlu koşulların daha olumluya evirilmesi için Abdullah Öcalan büyük çaba harcadı. Bu çabanın doğru anlaşılması hala sağlanmış değil. Kürtleri hep anlamak istediği gibi anlayanların ötesinde kendi içinde de anlamamakta ısrar edildi. Özellikle ABD’nin Irak’a müdahalesi ile gelişen durum inanılmaz bir inkârı da beraberinde getirdi. Bu aynı zamanda vicdani bir sorun. Hani derler ya “yiğidi öldür ama hakkını yeme” diye. İşte öyle bir şey. İşin kolayına kaçılıyor; “Kim yaptıysa yaptı işte! Kürtlere bir kapı açıldı. Bu açılan kapının ardındaki tehlikeleri görüp uyarana kulak asma, nasılsa zor bir yerde. Kimin ekmeğine yağ sürdüğün önemli değil, bugünü kurtaralım yeter!” tarzında bir düşünce almış başını gidiyor.

Öte yandan, konması gereken barış mücadelesinin temel felsefesi hala pratik anlamda netleşmedi. Söylemeye çalıştığım şey bu işin ideolojik yanı değil. Bu konuda önemli bir handikap olduğunu düşünmüyorum. Mesele bu işin pratiğinin hayata geçirilememesinde. Galiba burada da ezberler yatıyor. Bu ezberler öylesine güçlü ki bozulmak bilmiyor. Hiç birimiz kendimize dokundurmuyoruz. En iyi anlayan benim kompleksi altında korkunç bir düşünce ve eylem tembelliği sürüp gidiyor. Eylemden kastım da fiilen sokaktaki eylem değil. Çok şükür halkımız ve özellikle kadınlar, gençler bu anlamdaki ruhlarını, duygularını, sorumluluklarını yitirmediler.

Direnilen konuların başında da cinsiyetçi rollere ilişkin geliştirilen politikaların içselleştirilememesi geliyor. En temel ezber burada. Eğer bir siyasette inanmış ve inanmanın ötesinde yaşamınızı buna adamışsanız bunun mazereti olamaz. Demokrasinin temelinde cinsiyet meselesi yatıyor ve onun için bu kadar ön planda tutulması gerekiyor. Feodal değerlerin bu kadar önde olması, iktidar hırsı Kürtün sosyolojik gerçeği. Bunu değiştiremezsek eğer, ezilmiş halk gerçeğini bir örtü olarak kullanıp mevcut eril iktidar yerine kendi eril iktidarımızı kurmuş oluruz. Mevcut sistemin demokrasiye dönüşmesi için Kürt hareketi önce şu cinsiyet meselesinden başlamak zorunda. Böylesi bir çaba inanılmaz bir açılımı getirecek. Oysa bu mesele, hala salt kadınların uğraşması gereken bir mesele olarak görülmeye devam ediliyor.

Diğer yandan, emperyalist güçler ve Türkiye’nin sistemini elinde tutanlar Kürtlerin akıllı bir liderle yola devam etmesini istemiyorlar. Bu çok açık. Bunu görmeden afaki değerlendirmeler ve belirlemeler Kürtlere büyük zarar veriyor. Savaşın kızgın süreçlerinde burunlarının ucunu göstermeyenler şimdi Türkiye’de federasyon istiyor ve Kürtçe, Türkçe iki resmi dilin olması gerektiğini söylüyorlar. Bu provakatif belirlemelerle kamuoyunun kafası bulandırılıyor.

Tüm sıkıntılara rağmen halkımız,15 Şubat’a yönelik demokratik tepkilerini dile getirmeye çalıştı. Ama insanlara yine ateşle, şiddetle karşılık verildi. Yerlerde yumruklanan yaşlı kadınlar, çocuklar. Bir Mersin klasiği olarak göğsünden kurşunlanan on dokuz yaşındaki Ümit Gönültaş. Bir halkın en insanca taleplerine verilen yanıt işte ortada. Artık öz eleştiri gerektirmeyecek pratiklere mecburuz diye düşünüyorum.

Scroll to Top