Milyonların katıldığı ve son derece coşkulu geçen Newroz bayramı burnumuzdan getirildi. Bu konuda çok konuşuldu, yazıldı ve devam ediyor. Her iş de bir hayır vardır, Kürt meselesinin konuşulmasına zemin oldu bu olay, gibi bir şeyi de söyleyemiyor insan. Zira çok ürkütücü ve kaldığı yerden devam eden bir ırkçılık sergileniyor. Bir süredir ötelediğimiz faşizmin soluğunu, ensenizde hissetme hali tekrar yaşanıyor. İş bir kaymakamın kitap imha etme talimatı vermesi boyutuna kadar ilerliyor.
Genel Kurmayın en üst yetkilileri başta olmak üzere devletin tüm kurum temsilcileri bayrak asma ve bayrağa saygı yürüyüşlerine öncülük etti. Zaten var olan ırkçı potansiyel böylesine güçlü bir öncülükle sokaklara döküldü. Aynı güruh bu ülkedeki bebeklerin ölüm hızı, bankaların hortumlanması, dünyanın en iyi beş yüz üniversitesinin içinde Türkiye’den bir tane bile üniversitesinin olmaması, kadınların yüksek oranda şiddet görmesi, sıfır besin kalitesi ile en temel beslenme maddesi olan ekmeğe yapılan zamlara karşı yürümez. Bunu sorgulamaz bile. Bu güruhun içinde adının önünde devrimci yazan sendikaların olması da bizler için pek şaşırtıcı olmadı. Kısaca memleketin hali bu işte.
Memleketin bu halini iyi görmek ve okumak gerekiyor. Bayrakların asıldığı ilk günler bir komşu esnafa, neden bayrak astığını sordum; “kontrol ediyorlarmış, asmasan cezası varmış, bende astım” yanıtını aldım. İşin tamamı böyle değil ama emir, devleti yönetenlerden gelince fısıltı gazetesi böylesine bir haberi de hızla yayıyor. Kimse aksi bir davranış içine girip başını belaya sokmak istemiyor. Bu öylesine pervasızlaşıyor ki, milyonlarca insanın gözünün önünde, televizyon ekranlarında neyin başkanı olduğu belli olmayan Sinan Aygün, Kürtler adına çağrılmış konukların yakasına zorla bayrak rozeti takmaya çalışıyor, program boyunca bir çocuk piyesini hatırlatacak tarzda stüdyoya bayraklar asıyor.
Aynı Sinan Aygün, rant ilişkileri ve temsil ettiği esnafın sorunları dile gelince birden bire özgüveni alt üst oluyor. Yüzünde hemen beliren ifade insanın midesini bulandırıyor. İzlerken haklı olduğumuz konularda neden kendimizi savunmada bu kadar yetersiz kalıyoruz diye öfke ve iç sıkıntısıyla bunalıyorsunuz. Kendi adıma geniş kamuoyu önüne çıkan ve Kürtler adına politika yapan tüm bireyleri sorumluluğa davet etmek istiyorum. Haklılığınızı ifade etmekte sıkıntı yaşayan, ezilen bir temsiliyete hiç kimsenin tahammülü kalmadı. Türk milliyetçiliği yerine ilkel Kürt milliyetçiliğini koymadan ve bilimsel verilerle bu ırkçı saldırıyı püskürtmek, Kürtler adına siyaset yapanların en temel görevi. Halkımız bunu bekliyor ve aksini hiç de hak etmiyor.
Küçük çocukların bir provokasyona zemin edildiği değerlendirmesi doğrudur ama patlamanın nedenleri çok daha derindir. 2005 Newroz’u, ilan edilen “Demokratik Konfederalizm” le birlikte farklı bir boyut kazanmıştır. Ve bu yönetenleri çok rahatsız etmiştir. AB süreci ve demokratikleşme yolunda atılan adımları içine sindiremeyen ama bu güne kadar da fazla ses çıkarmayanlar için bu gelişme tetikleyici olmuştur. Yapılan son değerlendirmelerde PKK’nin daha güçlendiği saptaması oldukça öne çıkmaktadır. Üstelik Irak’taki gelişmelerde aynı çevrelerin korkulu rüyası halindedir. Tüm bunları alt alta koymak ve Türk milliyetçiliğini de kışkırtmadan ortak vatan içinde kardeşçe yaşama istemimiz doğru anlatılmalıdır.
Bu gelişmeler sırasında en fazla gözden kaçan bir konu bayrak nedeniyle gözaltına alınan çocuklar ve hakları oldu. Hem iç hem uluslararası hukuk kuralları hiçe sayılarak terörle mücadele merkezlerinde sorgulanan ve tutuklanan çocuklara sahip çıkmakta sadece insan hakları kurumları rol oynadı. Tutuklanan çocukların bundan sonraki yaşamlarına büyük zarar verecek, örseleyecek uygulamalara karşı daha duyarlı olmak gerekiyor. Yaşananlar karşısında Türkiye kadın hareketinin sessizliği de dikkate şayandı doğrusu.
