“Kadın, kadının kurdudur” sözü yaygın olarak kadınlar tarafından, kadınlar için söylenir. En fazla dile getirildiği alan da siyasettir. Dünya değişiyor, Türkiye de değişiyor ama ülkemizde siyaset hâlâ eski tarzıyla sürüp gidiyor. Üstelik önemli bir rant ve iktidar alanı olarak. Bu nedenle, rekabet ve kıskançlığın en yoğun yaşandığı, kadınların birbiriyle acımasızca çekiştikleri önemli bir zemin olma özelliğini koruyor.
Hayatın başka alanlarında, üniversite başta olmak üzere eğitim, bankacılık gibi pek çok iş kolunda kadınların sayısı artıyor. Üniversite ve üstü eğitim alma oranlarında kadınlarla erkekler arasındaki fark hızla kapanıyor. Oysa siyaset başka bir şey ve siyasetteki iktidar, inanılmaz cazibesini koruyor. Siyaset, metropollerin taşra kıvamındaki merkezden uzak semtleri ve Anadolu’nun her bölgesinde, kadınlar için kolay görünüyor. Belki de cazibesi buradan geliyor.
Partiler, merkez yönetimleri, milletvekili, belediye başkanlığı ya da meclis üyelikleri seçimleri söz konusu olduğunda “nitelikli” kadın arıyorlar. Hepimizin bildiği gibi bu nitelik ölçüsü hayli “yüksek” tutuluyor. Üniversite bitirmiş, yabancı dil bilen, eli yüzü düzgün, iyi Türkçe konuşan vb. Bu özelliklerin erkeklerde fazla aranmadığı ya da öne çıkarılmadığı eril siyasetimizde kadınlar için seçim süreçleri gittikçe daha amansız bir yarışa dönüşüyor.
Oysa pratikte seçim süreçleri dışında bütün siyasi partilerde kadınlar, oldukça aktifler. Küçük yerleşim yerlerinde siyasete olan ilgi de tahmin ettiğimizden daha yüksek. Kısırlı, çörekli kabul günleri kadınların siyaseti konuştukları, her türlü devlet işlerinden haberdar oldukları en önemli sosyal faaliyetler. Bu sosyalleşme çoğu zaman kadınların siyaset kanalıyla bugüne kadar yapamadıkları, hayata geçiremedikleri hayallerini nihayet gerçekleştirme olanağını fark etmelerine zemin hazırlayabiliyor. Küçük yerlerde, herkesin birbirini dededen atadan tanıdığı, dolayısıyla erkekler tarafından da güvenli görülen siyaset, merkeze uzanmadığı, şehirlerarası yolculukların sık yapılmadığı sürece kadınlar için önemli bir iş olarak görülünce de kadınlar bir partide siyaset yaparken buluveriyor kendilerini.
Ancak hayatın her alanından çok daha eril bir işleyişi olan siyasette, kadınların önemli yerlere gelebilmeleri acımasız bir mücadeleyi gerektiriyor. Tamamının erkekler için ayrıldığı ve tasarımlandığı bu alanda kadınların kendilerine yer açmaları için kadın hareketinin verdiği mücadelelerle elde edilen kota ve benzeri hakların kullanımı çoğu zaman problemli oluyor. Israrla “ayrılan kota kadar var olun” şeklindeki eril algı, kadınların kendi arasında kotalar için de rekabet etmelerinin zeminini oluşturabiliyor. Ya da kendini tüketmiş erkekler aile içindeki kadınları kotalarla bir yerlere taşımaya çalışıyor.
Sınıfsal olarak siyasi mücadeleye eşit başlamamış kadınlar, yani daha varlıklı, ailesinde birden fazla tanınmış politikacı olan, eğitim görmüş, iş ve meslek sahibi olan kadınlar bu rekabette en ön sıralarda duruyor. Partili erkekler de böyle bir profili olan kadınların arkasında “kadın dostu” görünümünde olmayı sürdürmeyi tercih ediyorlar. “Kadın kadının kurdudur” söyleminin işte bu pozisyondaki kadınlar tarafından sıklıkla kullanıldığını düşünüyorum.
Uzun yıllar fedakârca emek vermiş, partisinin her türlü çalışmasında yer almış ezici çoğunluktaki kadınlar, böyle tepeden, adeta paraşütle gelen kadınlar karşısında savunmasız kala kalırlar. Tepki gösterdikleri zaman da kurt olmakla suçlanırlar. Ya da küsüp bir kenara çekilirler. Kadınlar arasındaki kıskançlık ve rekabetin, küçük yerlerde asılsız dedikodularla taçlandırıldığını ve de tehlikeli boyutlara ulaştığını pek çok örnekten biliyoruz.
Türkiye’de kadınların en fazla kendilerini var etmek istedikleri ve çoğunlukta olan siyasi partilerdeki kadınlarla, bağımsız kadın örgütleri, yani, Türkiye kadın hareketi, bugüne kadar tam bir işbirliği içine girmeyi başaramadı. Sol partiler ve ayrıca belirtmek gerekirse Kürt kadın hareketinin dışında. Siyasi partilerdeki kadınların kırmızıçizgileri çok kalın. Partilerinin genel politik bakışları çerçevesindeki ezberler, kız kardeşlik temelinde tüm farklılıkları kabullenerek feminist bir harekete asla dönüşemedi.
Ataerkilliğin sorgulamasını yapacak, toplumdaki köklü değişim ve dönüşümü sağlayabilecek feminist harekette ise kıskançlık ve rekabetin açtığı yaralar daha derin ve daha tehlikeli. Hızla çoğalan ve metropoller dışında hemen hemen her bölgede oluşan kadın örgütlenmeleri son iki yıldır ciddi bir kan kaybı yaşıyor. Çabuk dağılmaların altında yatan nedenlerin arasında yeni kuşağın “iktidar” algısı ile eski kuşakların “biz daha iyi biliriz” algısı içten içe kadın örgütlerini kemiriyor.
Hiyerarşi ve iktidarı reddetmek isterken, bu niyetten bağımsız, aktifleşebilecek, gelişebilecek pek çok kadının önünü kesebiliyoruz. “İktidar oluşmasın” kaygısıyla görevlendirme yapılamaması, dağınık yapılar oluşturabiliyor. Memleketin “önemli” meseleleri ile zaten tamamen üstü örtülmüş sorunlarımızı sürekli canlı tutmak konusunda çekimser davranıyoruz. Bunun altında yatan şeyi, kadınların “vicdan” duygusunu masaya yatırmanın zamanıdır diye düşünüyorum.
Tıpkı evdeki iş bölümlerinde olduğu gibi kadının sorunlarını hep “şimdi sırası değil” duvarına çarpmaktan kurtarmak gerekiyor. Pasifsize edilmiş süreçlerde kendi içinde bireysel çekişmeleri derinleştirmek, birçok genç ya da harekete yeni girmiş kadınları feminist hareketten soğutabiliyor. Galiba her şey birey olma meselesine gelip takılıyor. Birey olamamış, kendi ile barışamamış kadınların örgütlü yaşamda ciddi sıkıntılara yol açmalarının önüne geçebilecek yeni yöntemler geliştirmek için biraz kafa yormamız gerekiyor.
Sonuç olarak, kadınlar arasında rekabet ve kıskançlığın olmadığını söylemek mümkün değil. Ancak binlerce yıldır ezilmişliğin verdiği ve bize ayrılan kotalar içinde sadece kadınlarla rekabet edebileceğimiz algısını daha fazla içselleştirmiş olabiliriz. Feminizmin özünde olmayan ama herkesin kendine göre bir feminizm algısı olan ülkemizde bireysel hataların feminizme yüklenmesi önemli bir haksızlık. Galiba çok da tehlikeli…
Amargi Dergi – Sayı:16 syf:35
