Kadının direniş ve mücadele günü olan 8 Mart, yarın dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de büyük coşku ve heyecanla kutlanacak. Yaşamın yaratıcısı kadınlar alanlarda ezilmişliklerine tepkilerini ve çözüm önerilerini dillendirecekler.
Bu coşkulu hazırlık içinde hepimizi derinden üzen ve düşündüren bir haber, birkaç gün önce İstanbul’dan geldi. Güldünya, Bitlis’te çıkan ölüm emrinden korunmak için İstanbul’a gelmiş, kardeşlerinin öldürme isteğinden ilk denemede yaralı kurtulmuş. İkincisinde ölüm kaçınılmaz sonu olmuştu. Bu kaçıncı? Sayılarını bilmiyoruz. Eskiden daha mı çoktu? Yoksa bir artış mı var töre adına işlenen cinayetlerde? Bu sorular da soruluyor ve tartışılıyor. Çeşitli kadın grupları 8 Mart’ta siyahlar giyelim, tabutlar taşıyalım, şenlikler yapalım diyor. Kimisi direniş ve mücadele gününde tabutlar taşımak doğru değil diyor. Tüm bu tartışmalardan sıyrılıp töre adına işlenen bu cinayetlerin üzerinde durmak gerekiyor bence.
Töre adına işlenen cinayetler feodal yapılanmanın bir parçası ve kesin olan bunun, devlet tarafından korunduğu. Bu cinayetlerden birinci derecede sorumlu olan devlet. Güldünya ’nın cenazesinde çok açık ortaya çıktı. Devlet istedi ve töre orada sona erdi. Ailesi cenazeye sahip çıkmak zorunda kaldı. Daha önceki cansız kadın bedenleri, aylarca morglarda kalmış kadınlar tarafından son yolculuklarına uğurlanmışlardı.
Türkiye erkek egemen bir ülke, bunun bir sonucu olarak kadına dair sağlıklı istatistikler yok. Kişisel görüşüm töre adına işlenen cinayetlerinin sayısının arttığı değil, bu cinayetlerin daha görünür olduğu ve kadın bilinçlenmesi, örgütlülüğü geliştikçe tepkinin yükselmesi. Evet, hepimizin büyük tepki göstermesi gerekiyor. Tam da T.B.M.M. alt komisyonunda TCK’nın cinsel suçlar ile ilgili görüşmelerin, tartışmaların sürdürüldüğü bir süreçteyiz. Alt komisyon, yasada töre cinayetlerine “tahrik indirimi” uygulamasını kaldırmak istemiyor. Biz çıkacak yasanın kadının yaşam hakkından yana olmasını istiyoruz. Töre cinayetini kan saiki ile öldürme suçuyla aynı tutar olmasını; “nitelikli insan öldürme” ye dair maddesinde sayılan ağırlaştırıcı nedenlere “namus” sözcüğünün de eklenmesini istiyoruz. Bu ufacık sözcük bu tür cinayetlerde caydırıcı olacaktır ve hiç de küçümsenmeyecek bir kazanımdır.
Yasaların düzenlenmesinin yanında toplumsal bir değişim, dönüşüm gerekiyor. Yasa uygulayıcıları, tıp çevreleri ve emniyet mensupları kısaca devletin tüm kurumları kadından yana politika üretmek zorunda. Bu politikalara zorlayacak en büyük güç de bizleriz. Toplumun örgütlü yapıları, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve biz kadınlar bu konuda zorlayıcı olmak zorundayız.
Yerel yönetimler bu anlamda da son derece önemli. Kadın sığınakları sorunu çözmüyor. Ancak kadının can güvenliğinin sağlanması, fiziksel ve ruhsal sorunlarının hızla çözümü ve yaşama, sosyal hayata yeniden katılmak için güç toplamayı sağlayacak merkezler. Türkiye’de Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı 8-9 tane, birkaç ilde de bağımsız kadın örgütlerine ait sığınaklar mevcut. Bu sayılar Türkiye gibi kadına yönelik her türlü şiddetin üst boyutlarda yaşandığı bir ülkede, yetersizin ötesinde yok anlamındadır. Güç birliğinin, kadın adayları başta olmak üzere tüm adayların bu konuda verilmiş sözü var. Bizlerde takipçisi olacağız. Sadece bu konudan hareket ettiğimizde bile yerel yönetimlerde Güçbirliği ’nin önemi ortaya çıkıyor.
Yarın alanlarda kadın özgürleşmesinin demokratik-ekolojik toplumu yaratmada amacımızla bire bir örtüştüğü, şiddete, savaşlara, her türlü geri anlayışlara karşı kadın dayanışmasının daha da yükseltileceğini göstermeliyiz. 28 Mart da bu mücadele anlayışımızın somut kazanıma döneceği bir tarih olacak. Bu duygularla 8 Mart’ın tüm kadınlara özgür yaşamı yaratacak mücadele alanlarını büyütmesi dileğiyle kutluyorum.
