Yarım yüzyıldır süren Kürt silahlı mücadelesinin bittiğinin devlet katında resmikabulü olan yasa nihayet çıktı. Meclisteki siyasi partiler büyük çoğunlukla evet oyu verdi. Yeni olmayan Yeni Parti ise bu meseleyle yeni karşılaşmış gibi davrandı ve çoğunluğu hayır oyu kullandı. Artık “terörist” Kürtler yok. Ya da şimdilik yok. Zaman ne gösterir bilinmez. Tüm kalbimle dilerim ki, Kürtler bu ülkede bir daha silah kullanmak zorunda kalmazlar.
Uzun yıllar Kürt hareketine emek vermiş, bir yanı Kürt olan ve kendine göre bedeller ödemiş biri olarak hislerimi sorarsanız; hani “ağzımda buruk bir tat var” denir ya onun gibi bir şey. İçime sinmeyen çok şey var. Kürdün gerçeğini yakından bilen ve hisseden biri olarak, alınan kararlara dair oturduğum yerden büyük önermelerde bulunarak haddimi aşmamaya özen göstermeyi tercih ediyorum.
Gelinen aşamada silahlı mücadeleye karar vermiş, bunu yıllarca yürütmüş olanlar artık silahsız politika sürdürmeye karar verdiler. Bu kararı yaratan pek çok neden var. Başta Ortadoğu’da ki gelişmeler olmak üzere Dünya emperyalist güçlerinin yeni politik hesapları, dünyada ve ülkemizde politik mücadele yöntemlerinin, ideolojilerin değişmesi ve şüphesiz ağır yorgunluk. Kürt silahlı hareketi Türkiye Cumhuriyetine yenildi diye düşünmedim hiç. Bu savaşın gerçekten yeneni ve yenileni yok. Türkiye Cumhuriyetini kuran ve bu günlere kadar yöneten siyasiler, bu savaşın tek suçluları diye düşünüyorum. Eğer bu ülkeyi adil yönetselerdi, Kürdün varlığını inkâr edip kabul edilemez, vahşi şiddet biçimleri uygulamasalardı hiç bir Kürt eline silah alıp dağlara gitmezdi.
Sorunları çözmenin tek yolu olarak, güçlü liderlik önermesi günümüzde çok yaygın. Artık hiç kimse sistemi tartışmıyor. Hangi erkek lider gelirse ülkenin sorunları çözülür diye düşünülüyor. Bir feminist olarak en büyük itirazım buna. Hem tek adam rejimlerinin sayısız olumsuz örneğini deneyimleyeceksiniz, hem de ısrarla sorunların çözümü için erkek lider peşinden koşacaksınız. Oysa savunulan tezler uğruna kendini feda eden, büyük bedeller ödeyen insanlar olmasa liderler de olmazdı. Kürt siyasetinin silahsızlanma sürecinde de erkek lider önde rol aldı. Abdullah Öcalan, Kürt tarafının baş müzakerecisi konumundaydı. Görüşmeler doğal olarak iş başında olan hükümetin yetkilileri ile sürdü. Bunun aksi bir yöntem de beklenemezdi. Sonuçta sert, eril yöntemlerle yönetilen bir ülkede yaşıyoruz.
Öcalan’ı onaylamayanlar, sevmeyenler Selahattin Demirtaş’ı seviyorlar. Büyük bir hayran kitlesi var Demirtaş’ın. Demirtaş’ı hapiste tutan gücün Kürt hareketi ve Öcalan olduğu sabit fikri hâkim. Rahatsız edici bir iddia. O kadar ilginç bir ülkede yaşıyoruz ki yani aklına fikrine güvenilebilecek insanlar bile sanki gözleriyle görmüş, kulaklarıyla duymuş, tanık olmuşlar gibi iddialı cümleler kuruyorlar. Aralarında eğer böyle bir ilişki var ise bu çift taraflıdır. Çünkü her meselenin iki yüzü vardır.
Demirtaş, yetenekli, dinamik ve çalışkan bir siyasetçi. Kürt siyasetinin oylarının yükselmesinde büyük katkısı oldu. Güler yüzü, sosyal yanın güçlü olmasıyla sadece Kürtler arasında değil Türkiye kamuoyunun da güvenini ve sevgisini kazandı. Kendisinde liderlik kumaşı var. Bence Demirtaş’ın en büyük hatası siyasetteki bu yeteneklerini; Kürt siyasetinde kolektif, ortak siyaset üretmek yerine bu kumaştan diktiği elbiseyi giymesi oldu. Yürüyen süreçte ise onun üzerinden Kürt hareketini karıştırma çabaları karşısında doğru bir yerde durdu. Abartılı olsa da Erdoğan ve Bahçeli’ye teşekkürü olumluydu. Tüm düşünce suçluları ile birlikte cezaevinden çıkmasını, içerde kazandığı olgunlukla politik çalışmalarını sürdürmesini diliyorum.
Toplumsal cinsiyet eşitliğini önlerine temel mesele olarak koymuş ama eril yapılanmasını dönüştüremeyen Kürt siyasetinin yasal zemindeki temsilcisi DEM’e gelince… İşleri zordu tabii. Başından beri en çok eleştirdiğim vücut dilleri oldu. Türkiye gibi derinliksiz düşünen, duygusal etkileşimlerle ağzına geleni söyleyen bir ülkede bu vücut dili çok olumsuz izler bıraktı. Öcalan’a yönelik aşırı tekrar ve ısrar itici oldu. Daha politik bir dil kullanılabilirdi. Sürecin toplumsallaşması konusunda ise başarısız diyebileceğimiz bir pratik sergilendi. Bu gün söylenen ve bence de doğru olan “bu daha başlangıç” saptamasının baştan yapılması gerekirdi. Ülkeye “barış ve demokrasi gelecek” gibi çok üst bir çıkarımla başlandı. Hükümet de bu süreçte anti demokratik uygulamalarını, özellikle CHP’ye yönelik abartılı uygulamalarını sürdürdü. DEM temsilcilerinin her görüşmeden sevinç ve umutla çıkışları ve bu söylemlerini devam ettirmeleri topluma hiç iyi gelmedi.
Tamam, bu bir başlangıç. Bu ana kadar yapılanları asla küçümsemiyorum ama en büyük kaygım asıl işin bundan sonraya kalmış tarafının nasıl kotarılacağı? DEM ’in yeni bir partiyle yer değiştireceği kesin görünüyor. Kürt siyasetinin geleneğini de olan acımasız tasfiyeler umarım yaşanmaz. Dağdan, yurtdışından, cezaevlerinden gelecek onlarca kadronun günün koşullarına uyumu nasıl sağlanır bilmiyorum ama hayati bir konu. Bu noktada, İki binli yılların başlarında büyük umutlarla yirmi yıl hapis yatmış arkadaşların parti çalışmalarına katılımlarındaki hayal kırıklıklarını anımsamamak mümkün değil. Madem esas mücadele şimdi başlıyor, özellikle anadil ve anadilde eğitim hakkı konusunda kapsamlı bir çalışma yürütülmeli. Bence Kürt varlığının, kimliğinin korunmasındaki en temel koşul anadil. Yerel yönetimler yasası ve siyasi partiler yasasında demokratik değişikliklerin yapılması için de çok çalışmak gerekiyor.
Kafamı hep kurcalayan bir şey daha var. Kürtler bu ülkeye demokrasi getirmekle yükümlü değiller. Bu kanıyı besleyen ilk tutum Kürt hareketinin sürekli böyle bir vaatte bulunmaya çok eğilimli olması. Oysa Kürt hareketinin iç demokrasilerini tartışmaya, eril yapılanmanın oldukça güçlü olduğunun farkına varmalarına ihtiyaç var. Türkiye solunun ise (istisnaları ayrı tutuyorum) artık gerçekten sol, eril olmayan bir muhalefeti örgütlemeleri gerekiyor. Kürtler kimsenin savaşçısı değil. Hala Kürtlere dair böyle üst bir bakışı hissetmek insana çok ağır geliyor.
Daha yapılacak çok iş var. Tüm olumsuzluklara rağmen bu ülkede iyiliğin, iyi insanların var olduğunu bilmek güzel. Sol yanımızı güçlendirmek, birleşmek, düşünmek, dinlemek, konuşmak ve örgütlenmek gerekiyor. Ama gerçekten konuşmak…
12 Ağustos 2026
