BU SÜREÇ GERÇEK BARIŞ SÜRECİ OLABİLİR!

İçinde bulunduğumuz süreç barışa gidecek yolun gerçekçi başlangıcı olabilir. Yıllardır benzer süreçlerle umutlandık ama hep bir şeylerle önü tıkandı. Her tıkanan süreç yeni ölümleri, yaralanmaları, sakat kalmaları, acıları beraberinde getirdi. Kürt sorunu başladığı yıllardan bu yana öylesine büyüdü, karmaşık bir hal aldı ki… Tarihinden gelen nedenlerle çok sayıda devletin ortak sorunu oldu. Bulunduğu coğrafya, başta Amerika olmak üzere birçok emperyalist ülkenin sorunun içine dâhil olmasına neden oldu. 

Bizim ülkemizin toprakları içinde var olan Kürtlerle ilgili sorunun çözülmesi esastır diye düşünüyor olsak da artık durum bu değil. Barış sürecini düşünürken Suriye, Irak, İran, Amerika ve daha birçok ülkenin siyasi hareketlerini hesaba katmak zorundayız. Tamam, böyle olunca da “yüksek politika” dediğimiz şey ortaya çıkıyor ve bizim gibi sade yaşayan, hisseden insanların kendilerini önemsiz görmelerine yol açıyor. Hatta “Ya bu kadar devlet varsa… Bu kadar karışık bir meseleyse ne diye uğraşacağım?” fikrine kapılıyoruz. Bu da soruna karşı ilgisizliğimizi büsbütün güçlendirebiliyor. 

PKK’nin Eruh ve Şemdinli’de silahlı mücadeleyi başlattığı 15 Ağustos 1984 yılından bu yana 29 yıl geçti. O günden bu güne hayatını kaybedenlerin sayısını devlet kaynakları 30 bin olarak ifade ediyor. Bu, savaşın belki de en kolay çıkarılan istatistik bilgisi. Derinlemesine düşündüğünüzde de insana kafayı yetirtebilecek bir sayı. Üstelik yaşamını yitirenlerin yüzde 90, belki daha da fazlasının, 20 – 25 yaş arası genç insanlar olduğu düşünülürse, tutulan istatistik bilgiler çok daha acıtıcı oluyor. 

Bu sayının daha fazla olduğunu varsaymak çok gerçekçi. Zira hem devlet hem PKK kaynaklarının sayılar konusunda tam veriler verdiğini düşünmüyorum. Ölen insan sayısı savaşanlar arasında her zaman psikolojik savaşın bir parçası olmuştur. Yaralananlar, sakat kalanlar, ömür boyu geçmeyecek psikolojik hastalıklar edinenler, işkence mağdurları ve harcanan paralar. 30 yılın hepimize yaşattığı zararlar saymakla bitecek gibi değil. 

Köy boşaltmalar konusuysa artık hiç konuşulmuyor. 1984 – 1999 yılları arasında yapılan köy boşaltmaları, faşizan uygulamaların, Hitler dönemini andıran görüntülerin yaşandığı yıllardı. TBMM’nin 12 Ocak 1998 tarihli köy boşaltmalarla ilgili raporu son derece önemliydi. Zira devlet, bu raporla köyleri zorla boşalttığını resmen kabul ediyordu. Bu rapora göre 905 köy, 2 bin 523 mezra olmak üzere, toplam 3 bin 428 yerleşim yerinin boşaltıldı ve 378 bin 335 kişi zorla yerinden edildi. Hem de ne zor! Gecenin bir yarısında basılan köylerde, toplu işkence eşliğinde, evlerinden eşyalarını almalarına bile izin verilmeden başka şehirlere yaptırılan göçler. Maalesef iletişim teknolojisi bu kadar gelişmemişti. Jandarma kayda almadıysa eğer, yaşananlar sadece insanların belleğinde kaldı. O zaman küçücük olan çocuklar şimdi yetişkin oldular. Kimisi dağlara savaşmaya gitti, kimisi düzen içinde kayboldu. 

1991 – 97 yılları arasında Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Mutlu İlkokulu’nda öğretmenlik yapıyordum. Mahalle, köy boşaltmalar sonrası zorla göç ettirilen Kürtlerin oturduğu bir mahalleydi. Birçok şeye tanıklık yapmak zorunda kaldık o zamanlar. Unutamadığım bir anımı paylaşmak isterim. Şimdi var mı, bilmiyorum ama o zamanki müfredatta ‘Yangın Haftası’ diye bir hafta vardı. Sanırım ikinci sınıfı okutuyordum. Çocuklara herhangi bir yangına tanık olup olmadıklarını sordum. Bu soruyu, o çocukların geliş koşullarını tamamen unutarak sormuştum. Çocukların gözlerinde öğretmenlerinin sorduğu soruya doğru yanıtı verebilmenin gururunu, heyecanı görebiliyordum. Neredeyse sınıfın tamamının parmakları havaya kalktı. Ve o masum çocukluklarıyla jandarmanın köyü nasıl bastığını, evlerden hiçbir eşyalarını alamadan yangınların başladığını, yükselen alevleri anlattılar. Bu anlatılarda elbette haftanın amacına uygun olarak konuşulması gereken itfaiye ve yangın söndürme gibi çabalar yoktu. Çok üzülmüştüm. Kendime lanet etmiştim. Bu çocuklara böyle soru sorulur mu? 

Zorunlu göç, beraberinde büyük travmaları getirdi. İzleri şimdiki nesillere farklı farklı yansıdı. Göçe zorlanan Kürtler, memleketin iklim olarak sıcak bölgelerini tercih ettiler. Ve köy köy toplu olarak göç ettiler. Adana, Mersin, İstanbul, Antalya, İzmir en fazla göç alan iller oldu. Güneydoğu tercihi ise Diyarbakır’dı. Göç edilen yerlerde bu sefer jandarma yerine polis baskısı başladı. Özellikle çocukları gerillaya katılmış ailelerin evleri abartısız her gün basılarak evlerin içi işkencehanelere dönüştürülmüştü. 

Şimdi ellili yaşlarda olan Kürt siyasetçilerinin devlet yetkililerine söylediği ve benim de çok katıldığım bir söz var; “Bu sorunu konuşabildiğiniz, tartışabildiğiniz son nesiliz”. Evet, gerçekten bu doğru. Aslında sadece bu bile artık savaşın sonuna gelindiğini gösteriyor. 15 Şubat 1998 tarihinde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, Amerika’nın Irak müdahalesi ve şimdi Suriye’de yaşananlar, bugüne kadar emperyalist güçlerin o hiç istemedikleri bağımsız bir Kürt devletinin oluşmasının zeminine gelip dayanmıştır. 

Kürtlerin bağımsız bir devletleri olmasını hiç kimse istemedi ama artık bunun önünde durmanın yolu yok. Amerika’nın da bu konuda aksi tutumunun kalmadığını görüyoruz. Barış için somut bir gösterge de budur. 

Kürtlerin hızla bir yerden bir yere toplu olarak gitme becerisine hâlâ sahip olduklarını düşünüyorum. Hatırlarsanız Mahmur kampına bir gecede on binlerce insan gidivermişti. Böylesine toplu bir gidiş olmazsa bile Türkiye’de Kürtler açısından umutların tükenmesi Irak’a göçün önünü açacaktır. Bu durum PKK açısından da Kürtlerin yönetimi ile ilgili bir iktidar sorunudur. Bu soruna müdahil olan tüm güçler bunların farkında ve Türkiye’de sürmekte olan savaşın bu noktadan sonra kimse için önemli bir çıktısının olmayacağı ortadır. 

PKK çok uzun yıllardır Türkiye’den kopacak bağımsız bir Kürt devleti kurmak istediğini söylemedi. Çünkü bunu gerçekten istemedi. Demokratik Cumhuriyeti savundu. Gelinen noktada ise valiliklere verilecek yetkilerle bir özerklik talebi söz konusu. Tayyib Erdoğan’ın konuşmalarında valilerin seçimle işbaşına gelmeleri hazırlıkları da görünüyor. En azıdan böyle bir düşüncenin var olduğu anlaşılıyor. Keşke yıllar önce istenen bu olsaydı. Anadilde eğitim hakkı ise asla vazgeçilmemesi gereken bir talep ve şimdilik bundan geri adım atılmış gibi görünmüyor. Anadilde eğitim konusunda Kürt hareketinin bu talebin altını dolduracak bir çalışmayı bugüne kadar yapmamış olması önemli bir eksiklik. Özellikle yerellerde iktidar olduktan sonraki olanaklarla Kürt dilinin eğitimcileri yetiştirilebilinirdi. Anadilde eğitim, Türkiye’de ki ırkçı kesimlerin önemli bir direnme konusu. Fakat eninde sonunda hayata geçirilecektir. Yeter ki barışa karar verilsin. 

Şüphesiz Öcalan Kürtlerin önemli bir kısmının tartışılmaz lideri. Türkiye’ye getirilişindeki görüntüler PKK’nin görüşlerine katılan, katılmayan bütün Kürtlerin içini çok acıtmıştı. Tarihinde ilk kez bir Kürt lider bu devlete bunca yıldır böylesine güçlü bir şekilde direnmeyi başardı. Medyanın bu süreçte ısrarla uçaktaki görüntülerini vermesi boşuna değil. PKK’yi bunca yıldır ayakta tutan ve canlarını ortaya koyan kadroların da tüm barış pazarlıklarında olması gerekiyor. Ancak Öcalan ve PKK’nın üst düzey yöneticilerinin yaşamlarını nasıl ve nerede sürdürecekleri bunca yıldır ezilen Kürt halkı için sürdürülen savaşın ve ödenen bedellerin esas yaptırımları olmamalı. Daha doğrusu bu konuda kademeli iyileştirmelere gidilmesinin önünü açmak, çözümün önünü tıkamayı engelleyebilir. Esas olarak Kürtlerin ötekileştirilmeden yaşayacakları bir düzene adım atabilmelerini sağlamaktır. Zira Kürt hareketi geldiği noktaya halkının desteği ile gelmiştir. Silah bırakmanın ise Başbakan tarafından ön şart olarak gündeme getirilmesi, barış sürecini zorlaştıracak bir şey. Güvenli adımlar netleştikten sonra tabiî ki PKK silahlarıyla vedalaşacaktır. 

Otuz yıldır süren bu savaş için ortaya çıkan barış ihtimalleri içinde gerçeğe en yakın olanın bu süreç olduğuna inanıyorum. Koşullar sanki daha uygun. Ayrıca herkes yorgun. Kürtler çok ama çok daha yorgun. Yukarıda söylemeye çalıştığım, yeni nesillerin algısı da çok önemli. Her on yılda nesillerin algılarında büyük değişiklikler oluyor. Bundan otuz yıl önce, yirmi yıl önceki nesiller için ülkesini, halkını kurtarmak ve bunun için kendini feda etmek önemliydi. Hatta gerekliydi. Şimdiki nesillerde ise ‘ben’ önemli. Üstelik hızla gelişen şehirleşme tüm sorunlarıyla üstümüze çullanmış durumda. Yaşamı sürdürmek için çalışmak, bütün gün koşuşturmak zorundayız. Örgüt için ayıracak vakit yok. Bu sıkıntılar tüm dünyada yaşanıyor. Kadın örgütlerinde de, karma örgütlerde de yaşanıyor. Eskisi kadar gönüllü bulmak, hele o büyük coşku ve imanla çalışan gönüllüleri bulmak çok zor. Bu sıkıntı, Kürt hareketi için de geçerli. 

İktidar partisinin muhafazakâr ve dindar bir parti olması önemli. Leyla Zana aylar önce “Bu işi isterse Tayip Erdoğan çözer,” derken doğru bir şey söylüyordu. Kürtlerin çoğunluğunun dindar olması, AKP’nin, BDP’den sonra bölgede en yüksek oy alan parti olması, Türkiye genelinde iki dönemdir yüksek orandaki oylarla iktidar olması bunu kolaylaştırıyor. Tabii en AKP’nin demokratik içselliğinin olmaması, Erdoğan’ın kendini Ortadoğu lideri sanması ve sürekli çelişkili konuşmalar yapıyor olması büyük talihsizlik. Erdoğan’ına güvenmek nereye kadar doğru olur, sorgulanabilir. Ama bu mesele onu da aşan bir boyutta. Ayrıca tarihe barış sürecini başlatan siyasetçi olarak geçmek de yabana atılabilir bir şans olmasa gerek. Erdoğan’ın bu şansı kaçırmak istemediği her halinden belli. 

Süreci sonucuna erdirecek kadar iktidarda olurlar mı? Bilmiyorum. Zira barışın çok kısa sürede inşa edilmesini beklememek lazım. Zor bir süreç olacağı anlaşılıyor. Aklı başında bir siyasi muhalefetin olmaması, basit günlük atışmalar, her lafı medyanın desteğiyle de uzatıp uzatıp sündürmek, eski politikalarda ısrar etmek bu işin uzamasında önemli bir etken olacaktır. Şüphesiz pek çok provokasyon yaşanacaktır. PKK içinde sıkıntılar çıkacaktır. Savaşan tarafların bunca yıldır elde ettikleri alışkanlıkları, ortaya çıkan türlü türlü ekonomik rantlar, Kürt hareketinin tadını aldığı iktidar olgusu gibi o kadar çok sorun var ki. 

Sürecin hemen başında Paris’te 3 PKK’li kadının öldürülmesi çok üzücüydü. Cinayetle ilgili pek çok yorum yapıldı. En çok merak edilen, elbette cinayeti kimin / kimlerin işlediğiydi. Türlü türlü tahminler yapıldı. İran’dan başlayıp, para için, hatta aşk için yapıldığına kadar iddia edenler oldu. Tetikçi olarak öne sürülen kişinin ciddiye alınacak yanı yoktu. Ayrıca sanık, “Ben yapmadım” demeyi sürdürüyor. Oysa siyasi olaylarda kişi “Ben yaptım,” der. Yani en azından bugüne kadar böyle oldu. İlginç olan Türkiye’de çok fazla ‘pis terörist’ muamelesi, algısı yaşanmadı. Bunda sürecin başlamasına olan istek kadar öldürülenlerin kadın olması da etken oldu gibi geliyor bana. Hatta televizyonun birinde bu konu tartışılırken Fuat Keyman, “Sakine Hanımefendi” dedi. Karşısındaki kadın moderatör hemen atlayıp “Sakine Cansız” diye düzeltiverdi. Ufacık bir andı ama benim çok dikkatimi çekti. PKK yetkilileri ısrarla Sakine Cansız’ın kendileri tarafından yetkili bir konuma getirilmediğini söyledi. Oysa PKK tarihini biraz takip edenler, bunun böyle olduğunu bilir. Bu olay, sürecin hemen başında son derece olumsuz etki yarattı. Ama kim bilir belki de daha sıradan bir nedeni vardı? 

Sonuç olarak bu savaş bitmelidir. Barışı açıkça dillendirmeseler de Türk asker ailelerinin de büyük bir umudu var diye düşünüyorum. Açığa vurulamayan bu istek, tüm olumsuz propagandalara nispet savunulmalı ve desteklenmelidir. Savaşın bu kadar uzun ve acımasız sürdürülmesinde savaşa sürülen çocukların ailelerinin tutumları da büyük rol oynamıştır. “Vatan sağ olsun, çocuğumla gurur duyuyorum, şehit mertebesine yükseldi” algısı… Bu algı olmasaydı, bu kadar genç insan böylesine kolayca savaşa sürülemezdi. Şimdi kitlesel eylemliliklerle bu isteğimizi güçlü bir şekilde büyütme zamanıdır.

Amargi Dergi – Sayı: 28 syf:114

Scroll to Top