Mutsuz anlarımızda bir mağazanın vitrini önünde buluveririz kendimizi. İhtiyacımız olsun olmasın bir şeyler alırız. Çoğu zaman, ayağımız vuran ve dolabın bir köşesinde uzun süre bekleyecek bir ayakkabı, ya da sadece birkaç kez takabileceğimiz küpe, kolye… Her neyse.
Bunu yapmayan kadın yoktur herhalde. Ya da kuaföre koşup saçımızın rengini şeklini değiştiririz. Kısa süreler için rahatlatıcı olur. Kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Kapitalist sistem kadınların mutsuzluk psikolojisini iyi değerlendirir. Magazin programları, çeşit çeşit yayınlar, afişler …”hadi! Kendini mutlu et. Biraz daha tüket!” diye avaz avaz bağırırlar. Öylesine kuşatılmış oluruz ki, enine boyuna düşünmekten kaçınırız. Bu çılgın alışveriş tutkusu dolaplarımızı, evlerimizi doldurur. Kendimizi kısa süreliğine iyi hissedebiliriz ama asla kesin çözüm olmaz.
Ataerkil sistemin işleyişi içinde insanlar arasındaki ikili ilişkilerin temel çelişkisinin göbeğinde hala cinsler arasındaki çelişki bütün haşmetiyle oturuyor. Yaşama başlar başlamaz her sınıftan kadın, kendi ülkesinin meşrebine göre bundan payını almaya devam ediyor. Çocukluğumuz, ergenliğimiz, ilk karşı cinsle birlikteliğimiz, hamilelik, doğum, loğusalık, annelik derken yaşımız menopoz dönemine gelip dayanıyor. Ve tüm bu süreçlerde mutsuzluklarımızın çözümünü tüketimde arayıp duruyoruz.
Zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini ancak orta yaşlara geldiğimizde fark edebiliyoruz. Özellikle büyük kentlerde, kent soylu orta sınıf kadınlar için yeni mutsuzluk günleri başlıyor. Alınan kilolarla, yavaş yavaş başlayan sağlık sorunlarıyla kendi vücudumuzu daha az sevmeye başlıyoruz. Her bunaldığımızda koşup aldığımız giyisiler üzerimize olmuyor. Eskisi gibi farklı ve güzel giyinme isteğimiz de tükenmiş oluyor. Çalışma hayatınız sona ermiş, eski dostlar, arkadaşlardan uzaklaşmış oluyoruz. İşyerine bağlı arkadaşlık çevrelerinde hep öyle olmaz mı? Emekli olunca giderek azalan ve tamamen unutulan arkadaşlıklardır çoğu zaman.
Bu yaşlardaki evli kadınlar, evlilikleri ve eşleriyle ilgili daha sıkı bir hesaplaşma içine giriyor. Zamanında üzerinde fazla düşünülmeyen pek çok olay pat diye hafızalarda bütün detaylarıyla aydınlanıveriyor. Uzunca bir süredir cinsel ilişkinin sona erdiği bir nevi evciliğe dönen birliktelikler sonunda erkek, muhtemelen daha genç, daha ince bir kadına kapılmış oluyor. Çok acıtıcı da olsa pek çok kadın için bu bile çok önemli olmayabiliyor. Çocuklar da artık büyümüş, kendi yaşamlarını ve ailelerini kurmuş oluyorlar. İşte tam da burada çocukların, anneanne veya babaanne olarak beklentileri başlıyor. Büyük kentlerde çocuk bakımı maliyeti son derece yüksek. Neredeyse maaşın tamamına yakını kreş ya da bakıcılara gidiyor. Üstelik güvenlik sorunu var. Yeni jenerasyonun gittikçe derinleşen çocuk eksenli aile anlayışı da üzerine gelince. Orta yaştaki kadınlar için torun bakmak mecburiyeti bana göre yeni bir şiddet türü olarak ortaya çıkıyor.
Tekrar eve sıkışıp kalan kadınlar, geçmişte yapmak isteyip de yapamadığı şeylere yeniden ulaşamamak gerçeği ile yüz yüze kalıyor. Öyle bir kadın tanıyorum. Emekli resim öğretmeni. Kocası çalışmasını hiç istememiş. Emeklisi dolar dolmaz zorla emekliye ayırtmış. İki oğlu okumuş ve Amerika’ya yerleşmiş. Bir köle şeklinde bütün gün kocasına hizmet ediyor ve özel alanı olan evinde resim yapmak için kendine bir yer ayarlayamıyor. Çünkü eşi resim yapmasına da karşı. Boyaların kokusundan rahatsız oluyormuş. Artık kokusuz boyalar olduğuna da inanmamakta ısrar ediyormuş. Çocuklarının yaşadığı yere de gidememiş. Ölmeden önce nasıl bir yerde yaşadıklarını çok merak ediyor ama yazın onların gelmesini beklemekten başka çaresi yok. Çok mutsuz. Kim bilir buna benzer ne kadar çok kadın öyküsü var?
Tam da burada dolapları dolduran ve atmaya kıyılamayan giyisilerle vedalaşma zamanı geliyor. İlk akla gelen çözüm yoksul Kürt illerine bağışlamak. Nereye, nasıl gönderilecek? Yolunu bulamadıysa hadi bakalım yeni yerler aranıyor. Büyük kentlerde yaygınlaşmaya başlayan 2.el mağazalarında değerlendirmek ise yeni bir çözüm olarak ortaya çıkıyor.
Daha yoksul, feodal ilişkiler içinde yaşayan kadınların kenti kadınlara benzer tüketimle mutlu olma şansları çok açık değil. Galiba hızla değişen teknoloji cazip geliyor. Köylerde kadınların çoğunun artık cep telefonları var. Orta yaş dönemi ise daha farklı geçiyor. Mesela Kürtlerde yaşlanan kadınlar daha görünür olurlar. Oğulları, gelinleri tarafından saygı görürler. Artık daha az çalıştıkları, oturdukları yerden gelinlere iş buyurdukları, yeni bir iktidarlaşma çağını yaşamaya başlarlar. Ama geçmişte yaşadıklarının hesaplaşması her sınıftan kadının bu yaşlarda kaçamadıkları bir sorun. Eğer hesaplaşacakları erkek hayattaysa ve beraberlerse bu hesaplaşma şiddete bile dönüşebiliyor. Tunceli’de böyle bir çiftle karşılaşmıştım. Adam ezilmiş büzülmüş, kadınsa diliyle dövüyordu adamı. “gençken bana çok çektirdi” dedi. Eh… Biz de söyleyecek söz bulamamıştık o anda. Geçmiş yıllarla yüzleşmek, yapılan hataları “şimdiki akılla” yorumlayabilmek insanı acıtıyor.
Buraya takılıp kalmamak, yaşanacak günlere bakmak gerekiyor ama bunu her kadın başaramıyor. Kamusal alandan öylesine dışlanmış oluyoruz ki. Zamanımız bize kaldığında bu zamanı değerlendirebilecek bir şeyler bulamıyoruz. Kabul günlerinin sıkıcı olmaya başladığı, arkadaş ve dostların azaldığı bir dönemde yeni ilişkiler kurmak ürkütücü oluyor. Tek başına sinemaya gitmek bile pek çok okumuş, meslek sahibi kadın için ürkütücü olabiliyor.
Okumak, yazmak çoğumuzun çok ama çok uzağında. Kimi kadınların mutsuzluklarıyla baş edebilmek için psikiyatrist desteğine başvurup, ömür boyu sakinleştirici ilaçlara bağımlı oluyorlar. Mutsuzluk için hiç birimizin yazılı bir reçetesi yok. Ancak hepimizin benzer sorunları var. Yaşadıklarımızı, deneyimlerimizi birbirimizle paylaşabilmek galiba en rahatlatıcı olanı. Bunun için korkutulduğumuz örgütlü kadınlarla beraber olmak rahatlatıcı olabilir. Denemekte büyük fayda var.
Amargi Dergi – Sayı:18 syf:71
